Ahmet TAŞGETİREN ile Söyleşi
Araştırmacı Yazar Ahmet Taşgetiren Hocamızla yaptığımız söyleşiyi siz değerli İkra Derneği gönüllüleriyle paylaşıyoruz.
-Hocam Ahmet TAŞGETİREN kimdir? Bize Anlatırmısınız?
1948 yılında Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen Ahmet Taşgetiren 1965 senesinde Kahramanmaraş İmam Hatip Okulunu, 1970 yılında da İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi. Yeniden Milli Mücadele, Pınar, Türk Edebiyatı dergilerinde yazılar yazdı, yöneticilik yaptı. Günlük Bayrak gazetesinde, daha sonra da Tercüman gazetesinin yazıişleri kadrosunda çalışan Ahmet Taşgetiren uzunca bir süre de Zaman gazetesinde haftada bir yayınlanan makaleleri ile yer aldı. Yeni Şafak gazetesinde 10 yıl boyunca başyazar olarak çalışan Taşgetiren, 1986 yılından bu yana Altınoluk dergisinin Yazıişleri Müdürlüğü görevini yürütüyor. Halen Bugün gazetesinde okuyucularıyla beraber olan Ahmet Taşgetiren, haftalık Aksiyon dergisinde yazıyor, ayrıca hafta içi her gün Burç Fm de gündemdeki meseleleri değerlendiriyor. Taşgetiren evli ve beş erkek evlat babasıdır.
Ahmet Taşgetiren’in Yayınmış Eserleri Şunlardır: Sonsuz Bîat, Sistem Sancısı, Rahmet Toplumu, Yeni Bir İslâm Dünyası, Altın Öğütler, Kur’an Ölçülerine Göre Mü’min-Kafir-Münafık, Mü’minde Ruhi Disiplin, İnsan Krizi, Hüvel Baki, Müslüman ve Sistem Tartışmaları, İslam’ı Aşkla Yaşamak, Din Dili Kalp Dili, Bizansa Çağrı Yöneltmek, Resullullah’a Kardeş Olmak, Müslüman Kalabilme Davası, Bu Toprağın İmanı, Yüreğini Yokla Ey Dost.
-Hocam Günümüzde Müslümanların en büyük sorunları nelerdir?
Müslümanların en büyük sorunu Müslüman olmak, yani İslam’ın doğru anlaşılması ve hayatımızın ona göre tanzim edilmesi meselesidir. Yani zihniyet planında İslam’ı doğru anlamak ve hayatımıza yansıtmak, hayatımızı o ölçüler üzerine kurmak... İşte burada problem yaşıyoruz, zihniyet planında dediğim iki şey; birincisi İslam bizim neyimiz olur? Sorusunun cevabını doğru vermemiz gerekiyor. İkincisi İslam’ın kapsama alanını doğru kavramamız gerekiyor.
İslam bizim neyimiz olur? Sorusunun cevabına baktığımızda; bizim hayatımızın anlamıdır, Rabbimizin bize bildirdiği ebedi yol haritasıdır, hayatımızın olmazsa olmazımızdır İslam. İslam olmazsa insan olmaz diye düşünüyorum ben. İnsanın insanlığını dokuyacak olan ölçüler bütününün adıdır İslam. Bu yüzden insan İslam’ı bu ciddiyetiyle anlayıp kavramak durumundadır.
Kapsama alanı dediğimizde de İslam’ın hayatın bütün alanlarını kapsayan bir değerler manzumesi olduğunu ifade etmek lazım; yani İslam insan hayatındaki herhangi bir alanı ihmal etmiyor. Yaratan, yarattığına bir yol haritası bildirdiğine göre o yolun bütün devamı süresince nasıl hareket edeceğinin ölçülerini de bildiriyor. Bunda bir ihmal yok, yani "şu alanda Allah'ın ölçüleri var da, bu alanda başkasının ölçüleri var" tarzında bir şey İslam’ın kabulü içerisine girmiyor. İslam’ın benimsediği bir yaklaşım değildir bu. Onun için kapsama alanını doğru kavramak diye de bir problemi var Müslümanların. İslam sanki bir hobi gibi ilgilenilecek bir değerler manzumesi gibi empoze ediliyor Müslümanlara. Uzaktan akraba olunabilir İslam'la, çok uzaktan ilişkiler yeterli olabilir gibi bir zihniyet empoze ediliyor. Yani İslam’la ilişkinin ciddiyeti noktasında önemli bir zihniyet problemi var. Bir diğer husus da İslam insan hayatının çok sınırlı bir genelinde bulunursa yeterli olabilir, bütün hayatı kapsamasına gerek yok gibi zihniyet sapması söz konusu. Bu iki alanda problemleri var Müslümanların. Eğer bu iki alandaki problemler çözülebilmiş olsa Müslümanların başka alanlardaki eksikliklerini de kapatabilecek bir zihni duyarlılık verir onlara diye düşünüyorum ben.
-Hocam, bahsettiğiniz problemler nasıl çözülebilir, neler yapılmalıdır çözülebilmesi için?
Burada sanki İslam’ı yeniden heceliyormuş gibi, yeniden amentü diyormuş gibi, yeniden Kelime-i Şehadet getiriyormuş gibi bir hassasiyetle İslam’la buluşmak lazım. İslam’ı bu anlamda önemsemek lazım. Yani İslam benim hayatımın anlamı ise, İslam olmazsa benim hayatımın anlamı azalacak ise o zaman hayatımı anlamalı kılmak için İslam’la yeniden buluşmak gerekir. Buna Kuran-ı Kerim'de İslam’ın kalplere nüfûz etmesi deniyor. İnsan İslam dairesine girdikten sonra bir yeni yolculuk başlıyor. Kelime-i Şahadet getiriyorsunuz, İslam dairesine giriyorsunuz. Ondan sonra yeni bir yolculuk başlıyor. Kişiliğinizin bütün dokularına İslam’ın, İmanın nüfûz etmesi süreci, bunun için kendimize emek vermemiz lazım. Yani bütün dokularımızın Müslüman hale gelmesine emek vermemiz lazım. İslam’ın Allah (c.c.)'ın kabul edebileceği bir İslam haline gelmesine emek vermek lazım. Yani biz bu kişiliğimizle bir dünya yürüyüşü yapıyoruz, bu yürüyüş ebedi değil. Bir süre sonra bitiyor bu yürüyüş. Yeni bir hayat, ebedi bir hayat başlıyor. O ebedi hayatta biz bir mahkeme huzuruna çıkacağız. Bir anlamda dünyada yapıp ettiklerimizin sunumu olacak. Elimizde bir hayat defteri olacak, bize "Oku o kitabını" diyecekler. Okuduğumuzda Allah (c.c.)'ın bizden hoşnut olması lazım. Bunu temin edecek bir çabanın içinde olmamız, dünyadayken bu çabayı göstermemiz lazım. Onun için de bir kişilik MR’ çekilmeli. Yani bünyemizde ne var, ne yok kişilik olarak, İslam olarak. Nerelerde İslam aşınmış, nerelerde yanlış hücre oluşumları ortaya çıkmış, bir Müslüman kişiliğinde olmaması gereken zaaflar oluşmaya başlamış. Onları görmemiz ve onların tedavisine yönelmemiz gerekir.
Diyelim ki Namaz kılıyoruz, Namazlarımız Namaz mı? İnsan ilişkilerimiz Müslüman’ca mı? Aile hayatımız Müslüman’ca mı? İş hayatımız Müslüman’ca mı? Eğer patronsak Müslüman patron muyuz? Babaysak Müslüman bir baba mıyız? Anneysek Müslüman bir anne miyiz? Yazarsak Müslüman bir yazar mıyız, yani yazımızın dokularında kendi değer ölçülerimiz var mı? Babaysak aile hayatımızda kendi değer ölçülerimiz var mı? Bu anlamda bütün bir kapsama alanı hayattır diyorum; işte o hayatın bütün alanlarında İslam ne kadar var buna bakmamız lazım. İslam’ı az olan yerin İslam’ını çoğaltmak lazım, yani ahirete dört buçuktan beş alacakmış gibi gitmemek lazım. Orada kuruldan kurtarırlar bizi, nasıl olsa öğretmenler kurulu olur ahirette bizi kurtarırlar, zayıfları orta yaparlar.. Böyle değil, yani oraya, deyim yerindeyse yıldızlı pekiyi alacak bir hayat dosyasıyla gitmek lazım. En azından "Ya Rabbi, ben bir hayat dosyası getirdim, eksikleri muhakkak vardır, Sen Rahman'sın, Rahim'sin ama ben sana ihlâsla bağlı bir kulunum, eksiklerimi sen tamamla" diyebilecek bir yüzle gitmemiz lazım. Dünyada Allah (c.c.)'ın sana verdiği hayatı har vurup har savurmuşsun, seni yaratan, sana o hayatı vereni hiç düşünmemişsin, sanki kendi kendini yaratmışsın gibi hareket etmişsin, ondan sonra da ölüm meleği gel dediğinde de telaşa kapılıyorsun. Allah (c.c.)'ın huzuruna vardığında ne olacağını düşünmüyorsun. Böyle olmaz, Müslümanlığımızı dikkate alıp onun içini Resulullah Efendimiz (s.a.v.) nasıl doldurduysa öyle doldurmaya çalışmak lazım. O'nun yetiştirdiği nesil nasıl Müslüman olduysa onun gibi Müslüman olmak lazım, yani Resulullah Efendimiz (s.a.v.)'ın öncülüğü gerçek bir öncülük olmalı bizim için. Sahabe-i Kiram hakkında, Resulullah Efendimiz (s.a.v.) diyor ki, "Onlar yıldızlar gibidir, hangisine tabii olsanız sizi doğru yola götürür." diyor. Onlara benzemeliyiz, Hz. Ebu Bekir'e, Hz. Ömer’e, kadınsak Hz. Ayşe’ye, Hz. Fatma’ya, Hz. Sümeyye'ye benzemeliyiz. Ahirette birbirimize çok yabancı "Ya Hz. Ebubekir ile bu falanca kişi ne?" dememeli kimse, "Bu da buna benziyor." demeli diye düşünüyorum.
-Hocam Sahabeler birer yıldızdır dediniz. Bundan dolayı da birçok farklı fikirler meydana çıkmıştır. Müslümanlar arasında farklı fikirde olan cemaatler var, bunlar birbirlerini sürekli suçlamaktalar. "Bu cemaat sapıktır oraya gitmeyin!" gibi. Maalesef böyle bir sorunumuz da var, bu sorun nasıl çözülebilir?
Cemaatler, fırkalar, mezhepler, bunların hepsini aynı kategoriye koyma imkanı yok. Ölçü belli. Ölçü Kuran-ı Kerim, ölçü Resulullah Efendimiz (s.a.v.)'in hayatı, sözleri. Ölçüler bunlar. Bizim hem düşünce sistemimiz, hem yaşadığımız hayatlar Kuran ölçülerine Peygamber (s.a.v.) ölçülerine uyuyor mu? Uymuyor.. Bu önemli, önce buna bakmak lazım. Eğer bu varsa, baktığınız insanların hayatı İslam'ın ana ölçüler çerçevesine uygunsa farklı birimler olmasını şahsen yadırganmaması gerektiğini düşünüyorum. Bunlar farklı hizmet oluşumlarıdır. İslam üzerine kafa yoran farklı gruplardır. Kuran'ı anlamaya çalışan, Peygamberi (s.a.v.) anlamaya çalışan, bu anlayış içerisinde kendi hayatlarını kuran gruplardır. Bunlara olumsuz bakmıyorum ama hakikaten Kuran'a açıkça aykırı oluşumlar, genel oluşumların dışında zaten. O konuda epey şikâyet olur uzunca zamandır, ama şahsen farklı hizmet oluşumlarının birbirine hüsnü zan ile dua ile yaklaşmaları gerektiğini düşünüyorum. "Ya Rabbi, falanca hizmet gruplarının senin rızana uygun hizmetlerini bekliyorum" gibi dua etmeli. Onun bizim hizmetlerimize herhangi bir zararı olmaz, İslam'ın çok farklı hizmetlere ihtiyacı var, bu hizmet gruplarından birisi şurayı doldurur bir diğeri başka bir yeri doldurur. Allah (c.c.)'ın rahmeti geniştir, sonsuzdur, Allah (c.c.)'ın rahmeti bir hizmet grubuna yönelirse diğerleri ondan mahrum olur gibi bir şey düşünülemez. Allah (c.c.)'ın rahmeti bütün hizmet gruplarına yetecek kadar sonsuzdur, onun için onu birbirimizden kıskanmamızın da gereği yok diye düşünüyorum.
-Hocam Müslümanların okuma serüveninden bahseder misiniz? Dün okumayan Müslümanlar bugün okumaya başladı ne gibi değişiklikler oldu?
Bir kere Müslümanın okuması lazım, önce bunu söyleyelim. Okumak lazım, okuması lazım, okumamız lazım. Bizim kitabımız "Oku!" diyerek başlıyor, öyle ise okumamız lazım. Neleri okumamız lazım, önce Allah (c.c.)'ın kitabını okumamız lazım, yani Halîk bize ne bildiriyor onları bilmemiz lazım. Ondan sonra Peygamberimiz (s.a.v.)'i okumamız lazım, sadece sözlerini değil, hayatını da okumamız lazım, O'nun ruhani dünyasını da okumamız lazım, Resulullah(s.a.v.)'ın kişiliğini bütünüyle okuyabilmemiz, gerekli dersleri almamız lazım. Kâinat kitabını okumak lazım, illa yazılı metinlerde değil bilgiler, çiçeğe bakarsınız Allah (c.c.) oraya da yazdığı ayetlerini görürsünüz, onları da okumak lazım. Onun dışında da okuma bitmiyor, dergiler çıkıyor, gazeteler çıkıyor, dünyada ne olup bittiğini bize anlatan bilgilere de ulaşmamız lazım. Allah (c.c.)'ın kitabının değişik Müslümanlar tarafından nasıl anlaşıldığını, nasıl tefsir edildiğini, yorumlandığını, onlara dair yazılanları da okumamız lazım. Bir yığın İslami dergi çıkıyor, kitap çıkıyor, Peygamberimiz (s.a.v.)'in Hadis-i Şeriflerine dair şerhler yapılıyor. Bir Riyazü’z- Salihin'in sekiz ciltlik şerhi yapılmış mesela, onları okumak lazım. Her halükârda okumak lazım. Babaların okuması lazım, annelerin okuması lazım, çocukların okuması lazım, öğretmenlerin çocukları okumaya teşvik etmesi lazım, imamların okuması lazım, yani herkesin okuması gerekiyor.
-Hocam peki siz ne tür kitaplar okursunuz?
Biz aylık bir dergi çıkarıyoruz. Aşağı yukarı kırk yıldan bu yana yazarlık yapıyorum ben, 1969 yılından beri basın hayatının içerisindeyim.Siyasi dergiler çıkardık, kültürel dergiler, sanat dergileri çıkardık. Günlük gazete yazı işleri kadrosunda çalıştık, haftalık makaleler, günlük makaleler yazdık. Bütün bunlar ancak belli bir birikimle sürdürülebilecek olan şeylerdir. Onun için okumak zorundasınız, beslenmek zorundasınız, çok çeşitli okumak zorundasınız. Hem dini kültürünüz olmalı, hem siyasi kültürünüz olmalı, hem felsefi kültürünüz olmalı, hem edebi alanda bir kültür birikimine sahip olmanız dünya edebiyatını okumanız gerekiyor... Tasavvufi kültürünüz olmalı... Bütün bunlar okumayı gerektiren şeyler. Ama öncelikli olarak sağlıklı bir Kur’an bilgisine sahip olmak gerektiğini düşünüyorum. Sağlıklı bir siyer bilgisine sahip olmak gerektiğini düşünüyorum. Yani bir Müslüman zihin dünyasının bunlarla oturduğunu düşünüyorum. Kur’an'ı güzel anlayarak, özümseyerek, Resulullah Efendimiz (s.a.v.)'ı anlayarak, özümseyerek... Siyer dediğimiz sadece Peygamberimizin (s.a.v.) savaşlarından ibaret değil. Mekke'den başlayıp bu dünyaya veda edinceye kadarki ve İslam’ı hayat haline getirme mücadelesi, bunların hepsi siyerin içine giriyor. Dolayısı ile o manada Resulullah Efendimiz (s.a.v.)'ı anlamamız gerekiyor. Ama dediğim gibi çok geniş bir okuma alanı var ve insanlar kendilerini geliştirmek istedikleri istikamette okumalarını yoğunlaştırabilirler.
-Hocam Müslümanların din içi tanımı nedir? Sizce böyle bir tanım doğrumudur?
Dinin içinde olanlar var, dinin dışında olanlar var böyle bir dinin içi-dışı ayrımı reddedilebilecek bir şey değil. Bir görüş söylersiniz onu din kabul etmez, bir görüş söylersiniz o dinin kabul edebileceği bir görüştür. Böyle bir ayrım söz konusu olabilir, ama bunu dini gerçekten iyi bilen insanların yapması lazım. Bu söz bizim keyfimize göre birilerini biçeceğimiz bir söz haline gelmemeli. Benim canım sizi dışarıda görmek istiyor, sizi din dışında gösteriyorum ya da siz bana başka bir sebepten dolayı kızdınız, beni dinin dışında göstermek isteği oldu... Bunlar sağlıklı, doğru şeyler değil ve dinin de kabul edeceği şeyler değil. Mümkün olduğu kadar insanları "dinin dışında" bırakmaktan kaçınmak lazım. Yani tekfir dediğimiz şeyden mümkün olduğunca uzaklaşmak lazım. Bir insan dolmuşa binerken bile "Bismillahirrahmanirrahim" diyorsa onun Müslümanlığının önemsenmesi gerektiğini düşünürüm. Kazandırabiliyorsak insanlara İslam’ın başka güzelliklerini kazandırmak için çaba göstermeliyiz. Ama "sen dinin dışındasın" deyip herkesin üstünü çizmek mesuliyet getirir. Ben onun İslam’ın benimsediği bir yol olduğu kanaatinde değilim.
-Hocam size göre İslam’ın dışında olan bir ilim var mı? Bir ilim İslam’ın dışında olabilir mi?
İslam dışı ilim olur, üzerinde çalıştığınız ilmin muhtevasına bağlı bir şey. Yani ilim başlı başına kutsal bir şey değil. İlim, öğrenmek demek.Mesela hilekârlığı öğrendiniz. Bu iyi bir şey mi? Hayır. Bazı filmler var mesela televizyonda, banka soymayı öğretiyor. Bilgi bazen müspet kullanılır, bezen menfi kullanılır. Onun ölçüsünü İslam verir. Yani İslam şöyle kullanırsan şu bilgiyi senin hayrına olur, şöyle kullanırsan senin şerrine olur diye bildirir. Onun için doğru şeyleri öğrenmek lazım ya da kötülükleri öğreneceksek onlardan kaçınmak için öğrenmeliyiz.
-Hocam bir Müslümanın sinemaya bakış açısı nasıl olmalıdır? Sinema kültürü olmalı mıdır?
Kültürün içi nasıl doluyor ona bağlı bir şey. Sinema kültürü dediğimiz şey ne içeriyor, edebiyat kültürü dediğimiz şey ne içeriyor ona bakmak lazım. Bu kültürleri öğrendiğimizde kendimizde İslam’ın değer yargılarına uygun değer yargıları oluşuyorsa bu kültürde bir mahsur yok; ama o kültür bizim zihin dokularımızı bozuyorsa o kültür yaramaz bir kültürdür. Muhteva her halükarda en önde. Ama sinema yapılmalı mı? Edebi şiir yazılmalı mı? Tabii edebi eser de yazılmalı, şiir de yazılmalı, hikâye de yazılmalı, film de çekilmeli. Ama bütün bunlarda özne neyi veriyor, bu önemli. Eğer verdiği mesaj İslam’ın kabul edilebilir bulduğu bir mesajsa aliyyül âlâ... Bütün bunlar vasıtadır, anlatabiliyor muyum? Bu vasıtaları nasıl kullandığımız önemli. Bu bilgisayarla çok iyi şeyler de yazabilirsiniz, çok kötü şeyler de yazabilirsiniz. Yani iyi şeyler yazın bu bulunmaz bir şey.. İnterneti kullanmak mesela... Peygamberimiz (s.a.v.) Bizans kralına bir mektup gönderiyor "İslam ol, kurtul" yazıyor. O gün nasıl yaptı bunu? Bir sahabeyi çağırdı, onları o günkü ulaşım araçlarına bindirdi, alın bunu Bizans kralına götürün dedi. Kaç ay yol aldılar? Diyelim üç ay yol aldılar. Şimdi Obama’ya, Bush'a, Putin'e, oturup "İslam ol, kurtul" yazıp bir tuşa basıp göndermek mümkün. İnterneti bunun için de kullanabilirsiniz, başka bir yığın kirli iş için de. Çocuğunuzun önüne, ailenizin önüne taşıyabilirsiniz Allah korusun. Onun için bütün bu şeyleri nasıl kullandığınıza bağlı.
-Hocam toplum olarak güzel olan birçok şey istiyoruz, bu güzel olan şeyler karşısında bir bedel ödemeye hazır mıyız, ya da bu bedeli ödemeye hazır hale geldik mi?
Geliriz inşallah. İyi şeyler istiyor olmak da iyidir... Hiç istemiyor olsak, bir de öyle düşünün. Yani toplum iyi şeyleri bile istemez hale gelmiş, mesela böyle bir toplum epeyce tükenmiş bir toplum olurdu. Yani kir ve çamur içinde bocalıyor, ondan da mutlu oluyor, yani öyle bir toplum düşünün üstü başı çamur içinde kirlenmiş ve mutlu. Hâlbuki bir de tamam ayağına çamur bulaşmış ama ben bu çamurdan bir an önce çıkayım, iradesini sergileyen bir toplum. O toplumun olması iyi ama onun gerektirdiği bedeli ödemek, belki o noktalarda zaaflarımız var toplum olarak, insan olarak. Belki zaaflar var. Her insan iyi şey ister ama o bir gayreti gerektirir, bedel dediğimiz şey odur. O gayreti bulma, o bedeli ödeme noktasında toplum önderlerinin teşvik etmesi lazım, topluma bu manada önderlik etmek lazım. "Sizin içerinizde bir ümmet bulunsun, hayra çağırsın, kötülükten sakındırsın." diye geçiyor ayet-i kerimede. Ümmet kelimesine Elmalılı Hamdi Efendi "öncü topluluk" anlamı veriyor. İçinizde bir öncü topluluk bulunsun, toplumu hayra çağırsın, iyiliği emretsin, kötülükten sakındırsın. Bu üç şey zaten İslam'a çağrıdır. Hayır, iyilik ve kötülükten sakındırma. Öncü topluluklar toplumu alırlar, bir yerden bir yere götürürler. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) Mekke toplumunu aldı, ondan bir Medine inşa etti, kendi medeniyet dünyasını inşa etti. Bugün de yapılacak olan odur, bir tür Resulullah Efendimiz (s.a.v.)'in bıraktığı misyona sahip çıkıp, onun güzelliklerini kuşanarak toplumu içinde bulunduğu durumdan çıkarıp daha sağlıklı bir toplum haline getirmek. Bu her zaman mümkündür, yani Resulullah Efendimiz (s.a.v.)'in yaptığı bir toplum dönüşümünü sağlamaktır. Bunu kurallarına göre yapmıştır Peygamberimiz (s.a.v.). Bu bir mucize değil, önümüze bir sünnet koyuyor, bir toplum nasıl dönüşür, bunun sünnetini koyuyor. Bir tılsımla dokundu Mekke-Medine oldu değil. Mücadele ederek hayatlarını ortaya koydular, yanı başındaki insanlar şehit oldu, amcası şehit oldu ciğerlerini deştiler. Bir toplumun dönüşümü böyle bir şey. Sağlam Mü'minleri buldu, genç insanları buldu, yaşlı insanları buldu, kadınları buldu. Bu bir toplum demekti. O bunu aldı ve kendi memleketini terk etti. Onun için topluma önderlik edebilecek insanlara, gruplara ihtiyaç var toplum dönüşümü için.
-Hocam toplum olarak Müslüman olmamıza rağmen Türkiye'de bir milliyetçilik duygusu var, bunu neye bağlıyorsunuz? Kürt-Türk açılımının yapılmasının nedenlerinden bir tanesi de budur.
Tabi milliyetçilik, kavmiyetçilik, bunlar nedir? Burada kavram karışıklığı da var. Ümmet nedir? Bunlar nerede buluşur, nerede ayrılır? Sağlıklı bir İslami şahsiyet dokuyuşu, demin de söyledim zihinsel problemler var, hayatımıza dair problemler var. "İslam bizi ne kadar belirliyor?" çok ciddi bir soru. Bunu Altınoluk dergimiz, "Şimdi kardeşlik ve sevgi zamanı!" şeklinde bir kapak yaptı. Resulullah Efendimiz (s.a.v.)'in etrafında Arap vardı, İranlı vardı, Habeşistanlı vardı, Rum yöresinden gelen Süheybi Rumi vardı. Bütün bunları İslam ortak potasında yoğurdu, yani "Siz Müslümansınız, bundan sonra kavimiyetçilik yok, Arabın Arap olmayana üstünlüğü yok, üstünlük ancak takva iledir" dedi. Müslüman zihniyeti bu. İnsana bakışı, kavmi bağlılıklara bakışı bu. Ama şunu da yapmadı; "sen Rum’un üstünü çiz, sen Habeşi’nin üstünü çiz, sen İranlının üstünü çiz, sen Arab’ın üstünü çiz" bunu da demedi. Çünkü bunlar da Allah (c.c.)'ın yarattığı gerçeklikler.
Arap, Arap olarak kalsın; İranlı, İranlı olarak kalsın; Rum; Rum olarak kalsın; Habeş, Habeşli olarak kalsın. Onun rengini beyaza boyama. Bilal-i Habeşî'nin rengini beyaza boyama diye bir derdi olmasın Müslümanın. Ya da "Sen Habeşliğini inkâr et, Arap ol!" böyle bir şeyi de yok Müslümanın. Onlar öyle kalsın, çünkü onları insan kendisi seçmiyor, yani kavmi aidiyetimizi kendimiz seçmiyoruz. Onun için kavmi aidiyet insan için ne artıdır, ne de eksidir. Adam İngiliz doğdu, adam İspanyol doğdu, adam Portekizli doğdu, adam Kamerunlu doğdu kötü mü yani? Onu Allah (c.c.) öyle yarattı, yani ona yönelteceğiniz suç, hâşâ Yaratana yönelmiş olur. Onun için Müslüman ondan kaçınır, onun için insanların kavmi aidiyetini değiştirme gibi bir şey de yok İslam'da. Böyle bir ayrımcılık da yok, "Sen Çerkez'sin, mutlaka bir fitne var içinde!" böyle bir şey büyük suç, büyük günah İslam’da. Hiçbir kavmi bu anlamda peşinen suçlayamaz. Şu yok İslam’da: "Ben Arabım, Arap olmak bana şeref sağlıyor", "Türk olmak bana peşin bir şeref sağlıyor." Bu yok İslam’da. Türkün de çamur adamı var, Arabın da çamur adamı var. Onun için "Türk olsun da çamurdan olsun.", "Arap olsun da çamurdan olsun." yok böyle bir şey, bunların hiçbirisi Allah (c.c.)'ın huzurunda makbul değil. Türk de, Kürt de, Arap da ahireti unutmadan değerlerini ortaya koyması lazım. Ahirette ne işe yarıyorsa ona bakmak lazım.
Ahirette işe yaramayan bir işin peşinden koşmamak lazım. Aslında Türkçü olan birisi, "Türk'ün katili bile iyidir." diyebilir mi? Der ise makbul olur mu? Orada Peygamberimiz (s.a.v.) en büyük çizgiyi koymuştur. İyi Müslüman olursak bütün bunların sağlıklı değerlendirilmesi, iyi bir Müslüman zihniyeti içerisinde olacaktır.
-Hocam Türkiye’de tam anlamıyla demokrasi var mı?
Tam anlamıyla demokrasi nedir? Önce bu sorulabilir. Belki demokrasiyi şu açıdan önemsiyoruz; her toplum kendisi nasılsa öyle yönetilir. Yani toplum kendi içinden temsilcilerini seçer ve o temsilcileri değiştirme hakkına sahiptir, yanlış yaptığında değiştirir. Şekli budur, sağlıklı işleyen demokrasi budur. Halkın dediği mutlak doğrudur, çoğunluğun dediği mutlak doğrudur, bunu söylemek her zaman doğru olmaz.
Toplum yanlış kanaatlere de sahip olabilir. Onun için doğrunun veya yanlışın tespiti çoğunluk iradesiyle olmaz ama toplum kendi temsilcilerini seçsin mi? Evet, seçsin. Toplum kendini yönetecek olanları seçsin ve kendi reyiyle değiştirsin. Türkiye’de bu konuda da sorun var. Demokrasi, bu anlamda problemli bir demokrasi. Ona göre yapılar kurulmuş, halka güvenmeyen bir statüko var, herşeyi doğru bildiğini sanan bir statüko var, her doğruyu toplumdan da iyi düşündüğünü sanan bir statüko var. Bu statüko halkın seçtiğini bazen beğenmiyor, partisini kapatıyor, kendine göre gömlekler biçiyor topluma, ona empoze ediyor. Bu anlamda Türkiye demokrasisi hakkında söylenecek pek çok şey var, zaten Türkiye’nin anayasalarını ihtilal yapıyor genelde, bu bile demokratik sistemin muhtevasını belirlemek bakımından ne kadar büyük bir sorun içerisinde olduğumuzu gösteriyor. Zaten Türkiye sağlıklı bir demokrasiye sahip olmadığını biliyor ve onu aramak için çaba sarf ediyor. Şu günlerde de, anayasa değişikliği gibi arayışlar, sistemi daha normalleştirmek için yapılan arayışlardan ibaret. Dolayısı ile daha bir süre yol almamız gerekiyor daha sağlıklı bir demokrasiye varmak için.
-Hocam bu gelişmelerden ileriye dönük baktığınızda, belki 2045, belki 2050’lerde Türkiye’nin dünyadaki konumu nasıl olur?
Türkiye’nin iyiye doğru gittiğini düşünüyorum, tabi zorluklar yaşadı, en başında da sistem zorlukları yaşadı Türkiye. Ben ona "sistem sancısı" diyorum. Sistem sancısından kurtulduğu ölçüde, toplum ilişkileri daha sağlıklı hale geldiği ölçüde, devlet toplumdan korkmadığı ve toplumun pozitif atılımlarının önünü kesmediği takdirde Türkiye’nin ciddi bir büyüme, etkinlik potansiyeli var bu dünyada. Bu sadece kendi toplum ve coğrafya gücüyle değil, çok daha geniş bir coğrafya ile kurduğu bağlar ve akrabalıkları sebebiyle de böyle bir potansiyele sahip Türkiye. Bunun için o kadar uzun bir tarih gerekir mi zannetmiyorum. İç sancımızı ne kadar süratle giderebileceğimize bağlı, kendi ayaklarımıza kurşun sıkma, kendi ayaklarımıza pranga bağlamaktan kurtulduğumuz takdirde Türkiye’nin gerçekten iyi bir potansiyeli var.
Ben, asıl sıkıntıyı içimizde yaşadığımızı düşünüyorum. Bu sancı giderilebildiği takdirde -dışişleri bakanının “Türkiye’nin Stratejik Derinliği” dediği bir şey var- İslam coğrafyası dediğimiz, çok geniş bir coğrafyaya sırtını dayıya bilir Türkiye. Şu an evrende bulundurduğu jeopolitik konum, Avrupa, Afrika, Asya'nın kalbinde diye niteleyebileceğimiz, üç kıtaya eşit uzaklıkta bulunan imkân gerçekten Türkiye’ye bütün bu coğrafyayı etkileyebilecek bir imkân sağlıyor. Balkanlarda Türkiye var, Kafkaslarda Türkiye var, Ortadoğu’da Türkiye var, Asya’da Türkiye var. Şimdi Türkiye Afrika’ya uzanıyor. Böyle bir imkân başka bir ülkenin elinde bulundurabileceği bir şey değil. Türkiye’nin etrafında halkalar çizerseniz Türkiye’nin ne kadar bir etkileme alanı olduğunu görürsünüz. İç sancılarımız biterse bu imkânı çok daha iyi değerlendirebileceğimizi düşünüyorum ve bu Türkiye’yi çok büyük bir güç yapacak...
Röportaj:Feyyaz KALKAN
Geri
0 (212) 222 61 19
0 (507) 452 18 75
0 (212) 462 84 27
0 (212) 433 30 06
0 (507) 344 99 30

