Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı
Prof. Dr. Raşit KÜÇÜK:
“Sünnete uygun olmayan bir hayat
İslamî bir hayat olamaz.”
Muhterem Hocam; Bir Müslüman için sünnet ne ifade eder, etmelidir?
Bismillahirrahmanirrahim. Sünnet dediğimiz zaman sadece onu değil, Kur’an’ı da birlikte konuşuyoruz. Çünkü bir bakıma sünnet, Kur’an-ı Kerim’in Efendimiz(s.a.v.) tarafından hayat haline gelmiş ve getirilmiş şeklidir; Kur’an’ın varlık alanına çıkmasıdır. Peki, bunu nereden çıkarıyoruz? Bunun delili Kur’an-ı Kerim’dir, sünnettir. Çünkü Kur’an-ı Kerim Allah Rasulüne hem imanı, hem itaati, hem ittibaı emrediyor. Böyle olunca Efendimiz(s.a.v.)’in yaşadığı hayatın her safhası Kur’an-ı Kerim’e uygun cereyan etmiş oluyor. Rasullüllah’ın hayatının bize sahabeler tarafından sahih yollarla aktarılan biçimi de sünneti oluşturuyor, yani sünnet dediğimiz zaman dini bir tabir olarak Efendimiz(s.a.v.)’in sözlerini, işlerini, tavır ve davranışlarını, takrirlerini yani Sahabe-i Kiram’ın yaptığını gördüğü hareketlerden tasvip ettiklerini veya etmediklerini anlıyoruz. Bu yüzden bunların her birinin İslam ilimlerinde, özellikle sünneti konu edinen hadis ilminde bir değeri var. Sünnete Kur’an’ın hayat haline gelmesi dediğimiz için özellikle fıkhın ve hadisin alanını kastetmiş oluyoruz. Bundan dolayı bu iki ilmin usulünde sünnet ve hadis üzerinde çokça duruluyor. İşte sünnet dediğimiz zaman aşağı yukarı bu geniş çerçeveyi kastetmiş oluyoruz.İslama yönelik ithamlar özellikle sünnet üzerinden ve sünnete yönelik yapılıyor. Bunun sebebi ne olabilir? Kur’an’dan ziyade sünnet üzerinde bir soru işareti oluşturma çabası neden olabilir?
Aslına bakarsanız sünnete karşı çıkışlar Kur’an’ı da kapsıyor. Çünkü bahsettiğimiz alanda sünneti devreden çıkardığınız zaman, onun yerine Kur’an’ı kendi aklınca yorumlamak veya aklınca uygulama ya da uygulamama gibi bir alan açılmış oluyor. O zaman Rasulullah(s.a.v.)’ın anlattığı, tebliğ ettiği Kur’an’ın ve uyguladığı İslam’ın dışında bir yol arama alanı bulmuş oluyorlar. Esasen şunu söyleyeyim, sünneti tamamen reddedici bir yaklaşım pek yoktur. Genelde hadisleri reddetme tarzında tezahür eden bu itirazlar “Rivayetler ne kadar güvenilir? Bu raviler ne derece doğru nakletmiştir, ne kadar şöyle, ne kadar böyle? Akla yatkın mı? vb.” tarzda gerçekleşir. Başlangıçta ifade etmeye çalıştım sahih sünnetle, sahih hadislerle, zayıf rivayetleri her zaman ayırıyoruz. Çünkü hadislerin gerçekten zayıf olanı vardır, bir de mevzu (uydurulmuş) olanı vardır. Hangi hadis sahihtir, hangisi zayıf, hangisi mevzudur, bunları bilip tanımanın yolları vardır ve bu sayede anlaşılabilir. Esasen hadis âlimlerinin de görevi budur, bunları ayırmışlardır. Neler olduğunu da gerekçeleriyle birer, birer ortaya koymuşlardır. Bu dikkati göstermişlerdir. Dolayısıyla sahih olan sünnet veya sahih olan hadisler, zayıf olan hadisler veya zayıf olan hadislere dayalı sünnet materyalini birbirinden ayırıyoruz.
|
Dini kimden aldığımız önemlidir ve buna dikkat edeceğiz. |
Şunu da karıştırıyor insanlar, zayıfla mevzu olanı karıştırıyorlar. Zayıf ama gerçekten sabit olan bir hadisle uydurma olanı karıştırıyorlar. Hâlbuki bunların birbirleriyle hiçbir alakası yok. Çünkü mevzu demek uydurulmuş rivayet demektir. Onun Rasul-i Ekrem(s.a.v.) ile bir alakası yok. Onun için hadis âlimleri ve fakihler şu hassasiyeti hep gözetir ve itina gösterirler; “Bu hadis şu senetle sahihtir, şununla hasendir, şu senetle ise zayıftır.” Mademki sünnet dindir, onu kimden aldığımıza çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bunu ilk söyleyenin İbn Sirîn veya İbnu’l-Mübârek olduğu rivayet edilir. Doğrusu ben Abdullah İbnü’l-Mübarek’in bu yönde çok sözünü kaynaklarda gördüm, okudum. Bir gün bazı ravileri tenkit ederken; şunun noksanı bu, bunun noksanı şu demiş ve kusurlarını saymış. “Gıybet mi ediyorsun yoksa?”diye sormuşlar. O da “Hayır, yaptığım dindir. Çünkü dini kimden aldığımız önemlidir ve buna dikkat edeceğiz.” demiş. Onun için ravilerin tenkiti gıybet sayılmıyor, tam aksine ibadetin bir unsuru gibi sayılıyor. Sünnete hücum edildiği zaman, o aslında Kur’an’a hücum kabul edilir. Nitekim sünneti hallettikten sonra Kur’an’a geliyor işin ucu. Çünkü bakınız, Kur’an ile sünneti ayırma durumunuz yok. Zira ifade etmeye çalıştığım gibi, Kur’an bize namazı emrediyor ama namazın nasıl kılınacağını sünnet öğretiyor. Rekâtlarını, rükûsunu, kıyamını secdesini, kıraatlerini sünnet öğretiyor. Kur’an bize zekâtı emrediyor ama hangi maldan ne miktarda olacağını sünnet öğretiyor. Kur’an bize haccı emrediyor ama haccın rükünlerini sünnet öğretiyor. Kur’an-ı Kerim bize birçok emir veriyor ama onların detaylarının hepsi sünnette. Hiç kimsenin bundan habersiz yaşama ihtimali yoktur. “Ben istediğim gibi namaz kılarım.” diyen bir insan düşünün, var olan insan sayısınca namaz çeşidi olur.
Din vahdet dinidir, vahdaniyet dinidir ve dünyanın neresine giderseniz gidin, ufak tefek teferruatlar hariç bütün Müslümanlar aynı şekilde namaz kılarlar. Bütün Müslümanlar aynı şekilde oruç tutarlar. Bütün Müslümanlar Kâbe’de aynı şekilde haccederler. Yani şu şunun hükmüdür, bu bunun farzıdır demek hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bakın vahdaniyet hepsinde var. Namazların rekâtları, vakitleri, rükûları, kıyamları, secdeleri hepsinde aynı. Dolayısıyla Ümmet-i Muhammed’in mezheplerinin farklılığı da onlarda vahdaniyeti ortadan kaldırmıyor. Dolayısıyla sünnet, dinin iki temel kaynağından ikincisi. Birincisi Kur’an-ı Kerim, ikincisi sünnet. Sünnete karşı olma veya sünneti reddetme gibi bir şey kabul edilemez. Sünneti reddeden bir bakıma Kur’an’ı reddetmiş olur.
O zaman bu saydığınız küçük farklılıklara rağmen Kur’an ve sünnetin birleştirici rolü ortaya çıkıyor.
Bunda hiç şüphe yok. Sözüme başlarken ifade etmeye çalıştım, sünnet Kur’an’ın hayat haline gelmesidir. Sadece benim ifade ettiğim bir şey değil bütün İslam âlimleri, bütün mezhepler bunu böyle görüyor. Bizim, yani ehl-i sünnet vel cemaatin ifade ettiğine bakılırsa, bidat ehli mezhepler veya ehl-i sünnetin de tenkit ettiği cemaatler de dâhil, hiçbir mezhep yoktur ki sünneti reddetsin. Ama hadisleri almada, bir şeyde sünnetin derecelendirmesini yapmada farklılıklar olabilir. Kur’an ve sünnet bütün mezheplerin müştereğidir, burada hiç şüphe yok. Bireysel olarak reddetmiş insanlar olabilir. Fakat bunlara itibar edilmemiştir.
Hocam, bütün mezhepler Kur’an’ı ve sünneti ortak nokta olarak benimsiyor. Buna dayanarak ehl-i sünnet vel cemaat dediğimiz ana çizginin veya ana damarın kırmızı çizgileri var mıdır?
Tabii ki vardır, aslında kırmızı çizgiler diyebileceğimiz şeyler Kur’an’ın yasakları, haramları, daha doğru ve kapsamlı bir ifadeyle söyleyecek olursak Kur’an’ın bize çizdiği sınırlardır. Kur’an-ı Kerim bir takım yasaklar koymuştur. Sünnet de birtakım yasaklar koymuş veya Kur’an’ın yasaklarını açıklamıştır. Bu hüküm koyma meselesi tartışılan bir konudur, Efendimiz(s.a.v.)’in şarî yani kural koyucu, şeriat belirleyici olup olmadığı tartışılır. Buradaki esas şudur; Rasul-i Ekrem bir hüküm koyduysa, bu hükmün kaynağı hiç şüphesiz Cenab-ı Hakk’ın vahyidir. Bu metluv(okunan) bir vahiy yani Kur’an ayeti de olabilir, gayri metlûv(okunmayan) bir vahiy yani Kur’an dışı bir vahiy de olabilir. Hatta Şafii mezhebiyle Hanefi mezhepleri arasındaki fark budur, mesela İmam Şafii diyor ki “Sünnetin koyduğu hükmün Kur’an’da kaynağı mutlaka vardır ama biz onu görememiş olabiliriz.”. Hanefi mezhebi İmamı da diyor ki “Sünnetin koyduğu hükmü Kur’an’da şu ayete dayanıyor diye aramamıza gerek yok, çünkü Allah(c.c.) hüküm koyma yetkisini zaten Rasulüne vermiştir.” Madem ki Cenab-ı Hakk Rasulüne “Allah’ın Rasulü ne verdiyse alın, neyi yasakladıysa ondan kaçının.” “ O, heva ve hevesiyle konuşmaz, ancak kendisine vahyolunanla konuşur” demiştir, şu halde bu yetki zaten Rasullullah’a verilmiştir. Efendimiz de verilen yetkiyi Cenab-ı Hakk’ın izniyle, müsaadesiyle ve denetimiyle kullanmıştır. Çünkü hiçbir peygamber hata üzere bırakılmaz. Farz edelim ki Rasul-i Ekrem(s.a.v.) beşer olarak hata yaptı, dini ahkâmın hata üzere bırakılması söz konusu değildir. Ayrıyeten böyle bir şeyi iddia etmek de dinin ilahiliğine ve vahye dayalı oluşuna aykırıdır. Çünkü (hâşâ) peygamber burada hata etmiş denildiği zaman, peygamberi Cenab-ı Hakkdan başka bir insanoğlunun düzeltmesi söz konusu değildir. Peygamberi sadece Allah(c.c.) uyarır, düzeltir. Nitekim örneklerini Kur’an-ı Kerim’de görüyoruz. Hâşâ “Şurada hata üzere bırakılmış” dememiz söz konusu olamaz. O bakımdan biz, Efendimizin(s.a.v.) sahih sünnetlerinde konulmuş olan hükümlere “Bunlar aslı itibariyle Kur’an-ı Kerim’de bulunan veya Kur’an’a dayanan hükümlerdir” dersek bu söz veya hüküm yanlış olmaz. “Allah(c.c.) zaten peygamberine yetki vermiştir, aslını Kur’an’da aramaya gerek yok” desek bu da yanlış değildir.” Neticede iki mezhebin de dediği aynı kapıya çıkıyor. Çünkü Rasulullah’ın hüküm koymasını hiçbiri reddetmiyor.
|
İnsanlar zannediyor ki ahlaki kurallar, itikadî kurallar gibi değil veya amel itikadın altında bir şey. Oysa böyle değil, ahlakın da farz olanı var, amelin de farz olanı var. Bunların hepsi iç içe. İyi inanan bir insan iyi amel sahibi olur. İyi amel sahibi olan bir insan iyi ahlak sahibi olur. Bunların üçü bir arada olursa bir insanda, o insan Allah(c.c.)’ın istediği canlı bir Kur’an olur. |
Hocam, konuyu biraz değiştirmek istiyorum. Biliyorsunuz günümüzde birçok aile çocukları için dini eğitim sıkıntısı yaşıyor. Çocuklarımıza dini eğitim, terbiye, hadis ve sünnet eğitimi verirken bizlere ne tavsiye edersiniz? Peygamber, hadis ve sünnetin bu konudaki yeri nedir?
Şöyle bir durum var, biz bir toplumda yaşıyoruz ve doğrusu bu toplum Kur’an ve sünnete göre şekillenmiş bir toplum değil. Kur’an ve sünneti sayan, bunlara saygı duyan bir toplum bunu inkâr etmek asla mümkün değil. Sorsanız %99’u “Müslüman’ım” der, Müslümanlığından pişman olmaz ama Müslüman olmam neyi gerektiriyor? Sorusunu kendisine sorduğu zaman orada noksanlar var. Bir defa dediğiniz noktada şunu çok önemli görüyorum, bunu resmi kurumlardan beklemeyi abes görüyorum. Hakkımızdır ama “Neden yapmıyorlar?” diye onları suçlu gösterip kurtulmak hakkımız değildir. Önce bunu söyleyeyim. Rasul-i Ekrem’in hayatını Müslüman çok iyi bilmeli. Kronolojik bir hayattan bahsetmiyorum. Peygamber(s.a.v.) işlerinde nasıldı? Eşlerine nasıl davranmıştır? Çocuklarına nasıl davranmıştır. Komşularına, ashabına, insanlara, askerlere, devletin görevlendirdiklerine veya aklınıza gelen herkese karşı nasıl davranmıştır. Bunları bilmek lazım. Efendimizin Allah’a karşı görevlerini nasıl yaptığını bilmek lazım. Hz. Peygamber(s.a.v.)’in tavsiyelerini, nasihatlerini iyi bilmek lazım. Efendimizi kendimize rehber edineceksek bunları bilmek gibi bir sorumluluğumuz var, aynı zamanda bu bizim üzerimize bir vecibe, bir vazife. Bunların hepsi sünnette var ve bunların hepsi asırlar boyunca kitaplaşmış. Bir defa Müslümanın birinci derece bilmesi gereken itikadî esaslarıdır. Öncelikle bunları bilecek. Sonra Müslüman bu inanç prensipleri dairesinde hayatını şekillendirecek. Az önce bahsettiğimiz kırmızı çizgiler Müslümanların sınırıdır, Müslümanlara bir yol çizilmiştir. O yolu çizen de Allah(c.c.) ve Rasulüdür. Doğru olan yol şudur, eğri olan yol şudur denilmiştir. Hak yol bize gösterilmiştir. Batıl da bize gösterilmiştir. Sonra da Cenab-ı Hakk “Dileyen, dilediği yolu seçer ve o yola gider. Sonucuna da katlanır.” diyerek insanın iradesini de serbest bırakmıştır. Biz o yolda nasıl yürüyeceğimizi bilebilmek için İslam’ın itikadî esaslarını uygulamayı ve de çok çok önemli gördüğüm, adeta diğerlerini ayakta tutan ahlak kurallarını bilmelidir. İslâm, itikad, ibadet (yani amel ) ve ahlâk, edep dediğimiz üç temel üzerine oturuyor.
|
Sünneti tam yaşarsak Kur’an’ı da yaşamış oluruz, iyi de bir Müslüman oluruz. Ne olursam olayım bir Müslüman olarak sünnete uygun olmayan bir hayatın İslamî bir hayat olmayacağı kanaatini taşıyorum. |
Biz önce çocuklarımıza kendimiz örnek olmalıyız. Aile hayatımızla çevremize örnek olmalıyız. İslam’ın bu şeklî yönünü uygulamalıyız, aynı zamanda da ruhî yönünü hissederek ve onu hakikaten yaşayarak hem aile çevremize, hem içinde yaşadığımız topluma, hem de insanlığa faydalı olan bir fert olabilmeliyiz. Bunlar kademe kademe öğrenilecek ve hayat haline gelecek şeylerdir. Onun için hem talebe arkadaşlarımıza, hem cemaate, hem de konuştuğum her yerde söylerim; Sünneti tam yaşarsak Kur’an’ı da yaşamış oluruz, iyi de bir Müslüman oluruz. Onun için ben sünneti son derece önemli görüyorum. Bu benim meslekî yönümden kaynaklanmıyor. Hadis hocası olduğum için önemli görüyor değilim. Ne olursam olayım bir Müslüman olarak sünnete uygun olmayan bir hayatın İslami bir hayat olmayacağı kanaati taşıyorum. Onun için sünnet Müslümanların amelini, ahlakını kısaca hayatını müşterekleştiren bir unsurdur.
Muhammed Esed’in bir sözünü hatırımdan hiç çıkarmam hatta hiç bir Müslümanın da çıkarmamasını tavsiye ederim. Esed, “Sünnet, İslam binasının çelik iskeletidir” diyor. Yani onu muhafaza etmezseniz İslam binası çöker. O nedenle ben sünneti İslam binasının temeli sayıyorum.
Değerli Hocam! Bizim kitap listemizde de olan Riyazüs-Salihin adlı hadis kitabına dair çok güzel bir tercüme ve şerhiniz var. Bu eser derneğimizin birçok şubesinde ders olarak okunuyor. Biliyoruz ki birçok evde, apartmanda ve camide Riyazüs-Salihin dersleri yapılıyor. Kitaplar evlatlar gibidir. Riyazüs-Salihin’in sizin yanınızdaki yeri nedir? Biraz da ondan bahseder misiniz?
Evet, Allah razı olsun. Biz onu üç arkadaş olarak hazırladık. Prof. Dr. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ve ben yaklaşık 6,5 yıl süren bir çalışma ve emek sonucunda bu kitabı bitirdik. Allah’a sonsuz hamd ediyoruz; çünkü basıldığı günden beri çok ciltli bir kitap olmasına rağmen yurt içinde ve yurt dışında bütün din kardeşlerimiz onu bir temel referans kitabı, bir başucu kitabı edindiler. Hatta şunu da söyleyeyim. Kore diline tercüme ediyor bir arkadaşımız bu kitabı. “Kademe kademe tamamını tercüme edeceğim” diyor. İngilizceye tercüme edilen bölümleri var. Önce onun hadislerini tedvin eden büyük imam Muhyiddin Nevevi hazretlerini rahmet ve minnetle anmamız lazım. Çünkü hakikaten Resul-i Ekrem(s.a.v.) Efendimizin hadislerinden mükemmel bir demet oluşturmuş bize. Ayetleri almış konuların başında. Sonra hadisleri almış. Biz böyle hadis-i şeriflerden oluşan bir kitap yapalım derken hocalarımızla tabi bunu çok düşündük. Mesela ben bu çalışmaya başlamadan önce Riyazüs-Salihin’i baştan sona öğrencilere, cemaate iki defa okutmuştum. Hocalarımız da aynı şekilde okumuş ve okutmuşlardı.
Halepli büyük âlim Abdülfettah Ebu Ğudde hocamız vardı. Rahmeti rahmana kavuştu. Bir gün bana şöyle dedi: “Kur’an-ı Kerim’den sonra İslam dünyasında en çok okunan kitap hangisidir, biliyor musunuz?” Ben de “Bir yorum da bulunamayacağım efendim” dedim. “Riyazüs-Salihin, İslam ülkelerinde ve Müslümanların bulunduğu her yerde okunan bir kitap” dedi. Bu sözler o zaman bizim için bir teşvik oldu. Biz de bir çalışmaya niyetlenince “Bu kitabı şerh edelim” dedik. Hadisleri toplayarak yeni bir kitap yazmak yerine bu kitabı şerh etmeye karar verdik. Peygamber-i Zişan efendimizin hadislerini içeren bu esere “Peygamberimizden Hayat Ölçüleri” adını verdik. Bu kitap hakikaten bir ahlak ve adab kitabıdır başta. Tabi ibadet ve itikadi konular da yer alır ama ağırlık ahlak ve adabdır. Biz bu kitaba büyük bir emek sarf ettik. Okunabilir hale getirdik, çok özen gösterdik. Şüphesiz hatalarımız vardır. Ama anlaşılır olması için azami gayreti gösterdik. Ve bunun da karşılığını okuyucunun ilgisiyle, duasıyla gördük. Allaha çok hamd ediyorum. Çünkü Müslümanlara fayda sağlayan bir kitap oldu. Ve bugüne kadar zannediyorum binlerce basıldı.
İstanbul’da birçok camide ve evde Riyazüs-Salihin hatimlerinin yapıldığını biliyoruz.
Evet, oldu. Hatta bazılarına biz de davet edildik ve katıldık. Yurt dışına gittiğimde de evlerde görüyorum. Nice okuyanlar görüyorum, bir araya gelip birlikte okuyanlar görüyorum. Türkiye’de evlerde, camilerde ve derneklerde okunuyor. Bunun için Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü sünnete karşı tavırların olduğu bir dönemde ortaya çıktı bu kitap. Tabi biz böyle bir şeyi tahmin edemezdik, düşünmemiştik ama böyle bir hayra da vesile oldu, diye düşünüyorum ve Allah’a hamd ediyorum.
Peki Hocam! Ne tür kitapları okursunuz diye sorsak.
Doğrusu Kur’an-Sünnet başta olmak üzere, özellikle hadis konusunda çıkan her kitap tabi benim ilgi alanım. Ama ben bir alan sınırlaması yapmaksızın günceli de takip etmek gibi bir sorumluluk taşıdığım için her kitabı görmek isterim. Benim alanımda dini, sosyal ve kültür hayatı ile ilgili her kitabı görmek isterim. Gördüğüm kitaplardan bir kısmına bakarım, bir kısmına göz gezdiririm, bir kısmını okurum. Bir kısmını ikinci kez okuyayım diye bulundururum. Mesela her öğrenci arkadaşımıza tavsiye ettiğim kitaplar vardır. Rahmetli Muhammed Hamidullah’ın “İslam’a Giriş”i bunlardan biridir. Yine onun “İslam Peygamberi” bir başka kitaptır. Bu kitaplarda hakikaten çok şeyler var. Biri İslamı kuşatıcı diğeri de Resul-i Ekrem Efendimizi hayatın her alanıyla ilgili özelliklerini tanıtan bir kitaptır. İslam Peygamberi adlı eseri kanaatimce çok muhteşem bir kitaptır. Rahmetli Hamidullah hocamızın bana çalışma yapmamı tavsiye ettiği bir kitap vardı. O neşredildi şimdi. 12 ciltlik Arapça bir kitap. “Peygamber Efendimiz hakkında yazılmış en büyük siyer” derdi ona. Sübülü’l- Hüda Ver’-Reşad İla Siyeri Hayrı Halkı’l- İbad” adını taşıyor bu kitap. Türkçeye de tercüme edilmiş. Ne yazık ki Türkçesini henüz görmedim. Muhammed İbni Yusuf Eş-Şamî Ed-Dımaşkî adlı bir âlimin onuncu asırda yazdığı bir eser. Hakikaten muhteşem bir kitaptır siyer olarak. Şifa-yı Şerif’i okurum. Onu iki defa okudum. Diğer okuduğum günlük kitaplar var. Faydalı olan her şeyi okumaya çalışırım. Ve bundan da büyük bir haz duyarım.
Hocam! İKRA Derneği olarak bizim binin üzerinde düzenli kitap okuyan bir okuyucu kitlemiz var. Siz kırk yılı aşkın bir ilim ve eğitim tecrübesine sahip bir ilim adamısınız, hocamızsınız. Bu noktada kitap okuyanlara neler tavsiye edersiniz?
Kitap okuyacak olan kişi bir defa okuduğunu anlayabilecek seviyede olmalıdır. Onun için herkes her kitabı okumaz. Herkese göre durum değişebilir. Bazı prensipler vardır. Mesela okumanın sürekliliği esastır. İbadet gibi. Kişi demeli ki “ben günde on sayfa okuyacağım” Bu asgari bir şeydir. Ben öğrencilik yıllarımda kendime bir ahit vermiştim, günde elli sayfa okuyacağım diye. Hakikaten okudum, ders dışında ama. Böyle bir okuma düzeni olmalı.
|
Bir alanda en az üç kitap okunmalıdır. Mesela Hadis Usulü okuyacaksam basitten başlayarak mükemmele doğru üç kitap okumalıyım. Tefsir böyle, fıkıh böyle yani böyle kademe kademe okunmalı her bir alan. |
Ancak en temel şey şudur: Okuduğun bir alanda en az üç kitap okunmalıdır. Mesela Hadis Usulü okuyacaksam basitten başlayarak mükemmele doğru üç kitap okumalıyım. Tefsir böyle, fıkıh böyle yani böyle kademe kademe okunmalı her bir alan. Böylece anlayış geliştirilmeli. Ve bu insanda bir yer etmeli. Özellikle halk seviyesinde okumalarda ilmihal dediğimiz temel bilgiler esas alınmalıdır. Çünkü bu herkese farz olan bilgilerdir. Bu çok önemli. Malayani sayılan dinine dünyasına fayda vermeyecek şeylerle meşgul olmamalı. O boş vakit geçirmektir. O bakımdan insanlara en faydalı olacak bir reçete gibi kitaplar verilmelidir. Bir şey hatırlatayım bu vesileyle. Rahmetli Ali Yakup Hocamız vardı. Bir gün bir arkadaş “işte ben şu kadar kitap verdim insanların okuması için” dedi. Hocamız “cemaat anlıyor mu dediğin kitapları” dedi. Anlayan var, anlamayan var, diye cevap verdi. Hoca, “Evladım, sen anlayan cemaate okutabilirsin seçtiğin kitapları” Ama insanlar anlamıyorsa bir şey anlamadıkları için kitaplar onlara yük olur, kafasını karıştırır,” dedi. Böyle anlamadan yüz tane kitap okuyacağına “Mızraklı İlmihal”i yüz defa okut, dedi. Şimdi hakikaten böyle bir şey vardır. Mesela ben kendi misalimi vereyim. Hamidullah hocanın “İslam Peygamberi”ni ben beş defa okudum. Sonra yer yer “ne demişti burada” diye okuduğum yerler oldu. Ve bunun bitmez tükenmez bir okuyuş bereketi getirdiğine inanıyorum. Böyle tekrar tekrar okunacak kitaplar var. Çünkü bu gibi kitaplar tüm kaynakları taramış, gerekli bilgileri bize veriyor. Mesela Muhammed İkbal’in “İslamî Tefekkürün Yeniden Teşekkülü” adlı bir kitabı vardır. Muhteva olarak ağır bir kitap. Ama bu kitap benim elimden düşüremediğim bir kitap. Onu yıllarca okudum mesela. Böyle kitaplar var. Bu tür kitapları erbabına tavsiye etmişimdir. Onun için herkese seviyesine göre kitap okutmak lazım.
Hocam! İKRA Derneği günde 15 haftada 105 sayfa kitap okumaya çağırıyor ve bunu da düzenli olarak takip ediyor. Bu çalışmada bizlere neler tavsiye edersiniz?
Ne güzel! En düşük seviyeden başlamışsınız. Allah razı olsun. Siz zaten bunu prensipleştirip rotaya sokmuşsunuz. Bu fevkalade güzel bir şey. Benim size tavsiyem gayret tavsiyesi ama bu okuma halkasını daha çok genişletmenizi tavsiye ediyorum. Bunun dışında herkese bir şeyler düşüyor. Bize de düşüyor. Hakikaten biz az okuyan bir milletiz. Bu çok bariz. Bu nedenle bu tür faaliyetler çok önemli. Zira siz onlara okumayı öğrettiğiniz zaman onlar da çocuklarına öğretecek. Allah sizden razı olsun Cenab-ı Hakk hizmetinizin karşılığını kat kat fazlasıyla versin. Çok teşekkür ederim.
Hocam, bize değerli vakitlerinizi ayırdınız. Biz çok teşekkür ediyoruz.
RÖPORTAJ: Ahmet YAPICI -Ümit ALMACI
Geri
0 (212) 222 61 19
0 (507) 452 18 75
0 (212) 462 84 27
0 (212) 433 30 06
0 (507) 344 99 30

