Prof.Dr.Faruk BEŞER ile Motivasyon Semineri
| Genel Merkez - Genel Merkez Seminer |
Derneğimizin kitap okurlarına yönelik iki ayda bir düzenlediği motivasyon seminerlerinin bu sefer ki konuğu Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi Prof. Dr. Faruk BEŞER hocamızdı. 09 Ocak 2011 Pazar günü İKRA Derneği Bağcılar Şubesi’nde yapılan seminer saat 09.00’da verilen kahvaltı ile başladı.
Yazıları, kitapları ve televizyon programları sayesinde tanıdığımız ve ilminden istifade ettiğimiz Faruk Beşer hocamızı seminer vesile ile daha yakından tanıma ve hayat hikayesini kendi ağzından dinleme fırsatı bulduk.
Trabzon’un Yomra kazasının yüksek bir köyünde dünyaya gelen hocamızın, kendi ağzından dinlediğimiz hayat hikâyesinden bazı kesitleri aşağıda sunuyoruz:
İlk çocukluk dönemi ve namaz
- 22 Nisan 1952’de Trabzon’un Yomra kazasının yüksek bir köyünde dünyaya geldim. Babam harama helale ve kul hakkına çok riayet eden ve bizi de bu ahlak üzere yetiştiren biriydi. Kış geceleri bütün çocuklarını toplar Osmanlıca yazılmış siyer-i Nebi’yi okurdu. Bizdeki İslamî ruh her halde bu okumalarla oluşmuştur. Ayrıca bize ilim ve okuma aşkını aşılamıştır. Benim üç kız kardeşim hiç okula gitmemiş olmasına rağmen, benimle tartışacak kadar İslami bilgi ve birikime sahiptir.
- Babam namaz kılmamız konusunda da çok hassas ve sıkı davranırdı. Ben 5 yaşından itibaren namaz kılmadığım bir zamanı hatırlamam. Gerçi babamın zorlamasıyla 13 yaşlarına kadar o namazların çoğunu öylesine ve abdestsiz kalmışımdır ama eğer namaz konusunda bu hassasiyeti göstermeseydi, on üç yaşıma geldiğimde herhalde namazlarımı düzenli kılıyor olmazdım. Çünkü o dönemlerde kılınan namaz ergenliğe erişildiğinde namaz kılmayı kolaylaştırır. Nitekim Peygamber Efendimiz “Çocuklarınıza 7 yaşında namazı emredin. 10 yaşına geldiklerinde namaz kılmazsa usulüne uygun dövün.” buyuruyor. Namazın vazgeçilmez olduğu insanlara hatırlatılmalı. Bir İslam ülkesinde işler namaza göre ayarlanır. Bütün hayat, çalışma düzeni namaza göre ayarlanmalı.
Hafızlık macerası
- 5 yaşında Kur’an okumaya başladım. Daha ilkokula gitmeden 6 yaşında da hafızlığa başladım. Hafızlığa başlamak için Kur’an’ın seri okunması gerekiyor. Babam “eğer Kur’an’ı 10 günde hatmedersen seni şehre götüreceğim” dedi. Babamın bir özelliği de sözünde mutlaka durmasıdır. Bir söz vermişse işi gücü bırakır sözünü mutlaka yerine getirirdi. Ben de dokuz günde Kur’an’ı hatmettim. Babam sözünü tuttu ve hayatımda ilk defa şehre gittim. Tabii köyümüzden 20 km yürüyüp ondan sonra arabaya bindik.
- Hafızlık yaptığım hocamızın birkaç tane uzun sopası vardı. Hem okulda hocamızın, hem evde babamın baskısından oldukça bunalmış olmalıyım ki, hafızlığı beş sayfa ile görürken bütün bu baskılardan kurtulmak için 6 yaşında intihar etmeye karar verdim. Ve bunu nasıl gerçekleştireceğimi araştırmaya başladım. Evimizin yanındaki ağaca çıkıp atlamayı düşündüm. O çocuk aklımla hesap yaptım, düşerken dallara çarparım, hızım kesilir ve ölmeyebilirim, dedim. Bu yoldan vazgeçtim. O zamanlar köyde yırtıcı hayvanlara karşı çok etkili bir zehir kullanılıyordu. Bu zehirler çocuklar bulup da içmesin diye çok iyi saklanırdı. İşte bir gün o zehri iyice aradım, ama bulamadım. Sonra kibritlerin uç kısmı suya karıştırılıp içilirse insanı öldürür diye bir söz duymuştum. Ben de evde kimsenin olmadığı ve ders çalışmak için benim evde bırakıldığım bir zamanda kibrit uçlarını suya karıştırıp içtim ve ölmeyi bekledim. Ama bir şey olmadı. Bu arada babam ders çalışıyor mu diye kontrol etmesi için ağabeyimi eve göndermiş ve ağabeyim yaptığımı görüp babama anlatmış. Tabi o kibritlerle bu şekilde oynadığımı sanmış. Ancak babam benim durumumu anlayınca hafızlık konusundaki baskısından vazgeçti. Böylece hafızlığımı tamamlayamadım. Elbette bu iş daha başka yollarla ve sevdirerek yapılabilirdi.
Tahsil hayatı ve zorluklar
- İlkokulu köyümde okudum. Okul evimize 4 km’lik mesafedeydi. Şartlar zordu, ama bu şartlara katlanılırdı. Şimdiki rahatlık şartlarıyla kıyaslanmayacak kadar dayanıklılık gösterilirdi. Bu sabır ve tahammül hayatın her alanında kendini gösterirdi. Bununla ilgili bir hatıramı paylaşayım. 5-6 yaşlarındayken annem beni yanına aldı, dereye çamaşır yıkamaya gittik. O dönemde çamaşır yıkarken suda ıslanır, ateş yakılıp sıcak su hazırlanır, sonra çamaşırlar bir sepete konur, ateşin külü çamaşırların üstüne serpilir, kaynar su dökülür, tokmakla dövülür vs. O gün annem bütün bu yorucu işleri yaptı. Ertesi sabah uyandığımda bir cıyaklama sesi duydum. Bir kardeşin oldu dediler. Doğumdan iki gün sonra da annem beni tekrar yanına aldı ve çayır biçmeye gittik. (Şimdikilere duyurulur).
İzmit’e göç ve ortaöğrenim
- İlkokuldan sonra İzmit’e taşındık. Çok fakirdik. Babamın herhangi bir geliri yoktu. İki ineğimiz vardı ve annemin bu iki inekten sağarak sattığı sütün parası ile geçiniyorduk. 1967’de İzmit İmam Hatip’in ilk öğrencileri olarak İmam Hatip’e başladım. Çok sıkı bir okuma ve öğrenme aşkına sahiptim.
- Ortaokul son sınıfta (4. sınıf) devlet parasız yatılı sınavına girdim ve Yozgat’a gittim. Çok sıkı ders çalışmaya alışkın olduğum için, bize göre çok rahat olan Yozgat’ta iki sene içinde ortaokul son sınıf ile 5, 6 ve 7. sınıfları (liseyi) bitirdim.
- Yozgat’ta bulunduğum iki yıllık süre içindeki bir hatıram da çektiğimiz açlıktır. Okulumuzun müdürü, köy enstitüleri mezunu biriydi. Yatılı öğrenciler için ayrılmış ödenekten, öğrencilerin ekmeğinden yemeğinden kesinti yaparak para artırmayı ve sonra da üstlerinden takdir almak için bu parayı milli eğitime iade etmeyi çok severdi. Bu yüzden yemeklerde ekmek bile bulamazdık. Birkaç arkadaş kendi harçlıklarımız ile bakkaldan ekmek almaya ve yemekte paylaşıp yemeye karar verdik. Ancak bunu da maddi imkânlarımızın yetersizliğinden dolayı birkaç gün devam ettirebildik. Gerçi imkânlarımızı zorlayarak harçlıklarımızla kitap alıp okuyabiliyorduk. Belki de kitap almasak, ekmek alabilir aç kalmazdık, ama biz kitap almayı tercih ediyorduk. Sonuçta Yozgat’ta kaldığım iki yıl boyunca neredeyse hep aç kaldım.
Yüksek öğrenim, evlilik, zorluklar ve ilim
- İmam hatip lisesinden sonra Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’ne kaydoldum. Orada da hem okulda, hem okul dışında okuma ve ilim tahsiline devam ettik. Fatih’te namaz kıldırırken şehit edilen Bayram hoca da o dönemde Erzurum’da okuyordu. Dört yıl boyunca onunla özel bir derse devam ettik. Yol parasından kısmak için, oldukça uzun sayılacak bir mesafeyi yürüyorduk. Ancak bir çok eski kitabı, bu yürüyüşler esnasında okuyarak ezberlemiştik.
- Üniversitenin ikinci sınıfındayken evlendim. Evlilik masraflarını da yukarıda bahsettiğim iki ineğimizden birini satarak karşıladık. Eşimle Erzurum’a geldim ve 25 m2’lik bir ev tuttum. Evin kirası 300 liraydı. Ben ise 300 lira burs, 300 lira da öğrenci kredisi alıyordum. Kirayı verdikten sonra kalan parayla geçiniyorduk. 1 kilo peynir için semt pazarının sonunu bekliyor ve ucuz kırıntılı peynirden almaya çalışıyordum. Ancak bütün bu zorluklara rağmen hayatımızın en tatlı yıllarıdır o yıllar.
- Kendime pay çıkarmadan söylüyorum ki, zaten tarih boyunca her zorluklar içindeki insanlar ilim yapmışlardır. Abdulfettah Hoca’nın bu konuda bir kitabı vardır. Orada âlimlerin çektikleri zorlukların pek çok örneği vardır. Hali vakti yerinde zengin kimselerden âlim olan kimseler yok denecek kadar azdır. Belki de Allah, zengin olup da âlim de olunacağına örnek olsun diye istisnaları çıkarmıştır. İmam Ebu Hanife ve Fahruddin Razi gibi.
Hanımının kolundaki bilezik ile alınan El-Mebsut
- O zaman Erzurum’da Arapça kitap satan sadece Müezzin İbrahim Efendi vardı. Çok fazla kitap satın alamasak da dükkâna gider kitaplara bakardık. Bir keresinde İmam Serahsi’nin 30 ciltlik El-Mebsut isimli eserinin gelmiş olduğunu gördüm. Tabi artık ilim yolunda belli bir noktaya gelmiş ve El-Mebsut’un Hanefi mezhebinin en önemli fıkıh kitabı olduğunu öğrenmiştik. Bir taraftan kitabı almak için can atıyor, diğer taraftan da kitabı satın alacak imkanımın olmayışının çaresizliğini yaşıyordum. Kitabın fiyatı 700 liraydı. Sonunda hanıma, kolundaki bileziği satarak kitabı almayı teklif etmeye karar verdim. (Zaten hanımım üç bileziği vardı ve o zamana kadar ikisini bozdurup harcamıştık). Hanıma konuyu açtım. Hanım çok muttakiydi. İslami ve ilmi konularda her türlü fedakârlığa katlanıyordu. Bileziği 1.200 liraya bozdurdum ve kitabı aldım. Akşam herkes yattığında, o zamanlar adet olduğu üzere 30 cildin tamamının bütün sayfalarını tek tek kontrol ettim. Bir baskı hatası veya forma eksikliği var mı diye.
İyi insanlarla birlikte olma
- Allah bana, hep bulunduğum yerin en iyi kişileriyle arkadaşlık yapmayı nasip etti. Bu insanlarda hep gerçek dostluğa, isâr’a (kardeşini kendine tercih etmeye) şahit oldum. Yozgat’ta okurken, palto alacak paramız yoktu. Yozgat’ın kışları da çok serttir. Mehmet isminde arkadaşım, “Faruk, harçlıklarımızı biriktirelim, önce birimize sonra da diğerimize palto alalım” dedi. Öyle yaptık. Bir palto alacak kadar para biriktirdiğimizde, “haydi önce sana alıyoruz” dedi. Ben, önce sana alalım dediysem de, kesin ve ısrarlı tutumuyla önce bana aldık. Üniversiteyi bitirdikten sonra yüksek lisans/doktora için dört ay bulunduğum Suudi Arabistan’daki oda arkadaşlarım da bu şekildeki dostlarımdı. Bunlardan biri Ahmet Efe hoca [şu anda Ebubekir camii imam hatibi olan Ahmet Efe hoca Güngören Şubemizde de her ayın ilk pazartesi ders yapmaktadır], diğeri de Mehtap TV’de Kurban bayramında program yaparken kalp krizi geçiren ve şu anda yoğun bakımda olan Prof. Dr. Salim ÖĞÜT hocadır. Belki de Allah’ın bana bahşettiği bu lütuf annemin babamın duasının bir sonucudur.
Allah’ın karşıma haram çıkarma duası ve büyük günahlardan korunuş
-Hayatımda çok etkili olduğunu düşündüğüm bir şey de ortaokul yıllarından beri yaptığım şu duadır: “Ya Rabbi! Karşıma kötülük çıkarma, haramı karşıma çıkarma, yoksa kendime güvenmiyorum.” Zannımca bu duam sayesinde büyük günahlar karşıma hiç çıkmadı. Evlenene kadar hiçbir bayana el dahi sürmedim, tokalaşmadım bile.
İslam adına ortaya çıkıp, özü ve sözü İslam’a uymayanlar
Faruk Beşer hocamız, İslam adına ortaya çıkıp söylediklerinin ve yaptıklarının İslam’ın temel kurallarına ters olduğu kişilerle ilgili bir soru üzerine şu cevabı verdi: “Bu tür insanlar ya delidir, ya haindir. Bu kişilerden, Pentagon’a rahatlıkla girip çıktığı, İngiliz ajanı olduğu ve o çevrelerce finanse edildiği bilinen kişiler vardır. (Hocamız örnek kabilinden isim de verdi).”
İlim ve davet çalışmalarında sivil insiyatif
Faruk Beşer hocamız, Derneğimizin yürüttüğü hizmetlerin önemine de vurgu yaparak şunları söyledi: “Böyle bir hizmete (okumaya yönelik bir hizmete) sebep olanlardan Allah (cc) razı olsun. Allah (cc) yorgunluk vermesin. Bu tür faaliyetler böyle inisiyatif alınarak yapılır. İslam tarihi boyunca davet ve ilim çalışmaları daha çok hasbi (sivil inisiyatifli) çalışmalarla yapılmıştır. Hz. Peygamber “doğrunun yanlışın öğrenildiği yerler cennet bahçeleridir” buyuruyor. Şu anda yapılmakta olan bir ibadettir. Tespih çekenden en az 60 kat fazla sevaptır.”
Prof. Dr. Faruk Beşer hocamız iki saati aşan seminer süresince, Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesinden mezun oluşundan (1978), Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde 8 yıl değişik görevlerde bulunuşuna, üniversiteye intisap etmesinden, öğretim görevlisi olarak yurt dışına gidişine kadar pek çok hatırasını bizimle paylaştı. Ayrıca sorulan sorular üzerine pek çok fıkhı ve güncel konuda bizleri aydınlattı. Ancak biz hocamıza ait bu bilgilerin pek çok kaynakta rahatlıkla bulunabileceğini dikkate alarak, hocamızın çok fazla bilinmeyen hatıralarından kesitler aktarmaya çalıştık. Şüphesiz hocamızın hayatındaki en unutulmaz/acı hatıralarından biri de, hep hayırla, takvasıyla ve fedakârlığıyla yâd ettiği ilk eşinin vefatıdır. Malezya Uluslar arası İslam Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak bulunduğu sırada eşi rahatsızlanır ve lösemi teşhisi konur. Eşinin hastalığı üzerine Türkiye’ye dönerler. Löseminin iki türü varmış. Biri “akut” diye isimlendirilen ve kısa sürede hastanın ölümüne sebep olurken, diğerinde hasta 20-30 yıl yaşayabilirmiş. Eşinin lösemisi ikinci türdenmiş. Uygulanan tedavi neticesinde hanımı iyileşir. Ancak bir iki profesör kesin sonuç almak için bir iğne önerirler. 365 gün vurulması gereken iğnenin tanesi 3 milyon lira (Hocamızın o zamanki aylık maaşı ise 9 milyon). İğnelerin maddi külfetini bir şekilde hallederler ve iğneler vurulmaya başlanır. Ancak iğneler vuruldukça, iyileşti denen hanımının durumu kötüleşir. Zaten on beşten fazlasına dayanamaz ve iğne kesilir. Hocamızın hanımı 5-6 ay sonra da vefat eder. Sonradan anlaşılır ki, Fransa’da üretilmeye başlanan bu iğneler Türkiye’de denenmektedir ve bu iğneler hastalığı akuta çevirmiştir. Allah’tan hocamızın vefat eden eşine gani gani rahmet diliyor, onu İslam için her türlü fedakârlığa katlanan Hz. Haticeler, Hz. Sümeyyeler ile haşretmesini niyaz ediyoruz. Hocamıza da ilim, irşat ve hizmetle dolu hayırlı uzun ömürler diliyoruz.
NOT: Motivasyon seminerlerine katılabilmek için İKRA Kitap okuma programının en az 2. sınıfında olmak veya herhangi bir şubemizde aktif görevli olmak gerekmektedir.
0 (212) 222 61 19
0 (507) 452 18 75
0 (212) 462 84 27
0 (212) 433 30 06
0 (507) 344 99 30

