
Derneğimizin kitap okurlarına yönelik iki ayda bir düzenlediği motivasyon seminerlerinin bu sefer ki konuğu Akit Gazetesi İmtiyaz Sahibi Sayın Mustafa KARAHASANOĞLU bey idi. 09 Ekim 2011 Pazar günü İKRA Derneğimiz Bağcılar Şubesi’nde yapılan seminer saat 09.00’da verilen kahvaltı ile başladı.
Ardından genel başkanımız sayın Mehmet ÇELİK bey programın amacını anlatarak ve kısaca Mustafa Bey’i tanıttıktan sonra kürsüye Mustafa Bey geldi. 1948 Erzincan Kemaliye (eski adı ile Eğin) Başpınar köyü doğumlu olan hocamız 1950 Haziran’ında yani 2 yaşında iken İstanbul’a göçerler. Muhafazakar bir ailenin çocuğudur.

İlkokulda iken Cuma namazına gitmeye başlar ve askerde bile Cuma namazlarını kaçırmaz. Ankara’da Jandarma Ağır Bakım fabrikasında askerliğe başladığı ilk hafta Cuma namazına gider. Bunun üzerine yat sürün cezası alır. İkinci hafta yine cumaya gider ve bu sefer 3 gün oda hapsi cezası alır. Buna rağmen yine cumaya gider. Aslında kendisine ceza veren yüzbaşının da inançlı biri olduğunu belirten Sayın Karahasanoğlu, daha sonra subaylar arasında gusül abdestinin gerekli olup olmadığı konusunda cereyan eden bir tartışmada, bunun gerekli olduğunu söyleyen yüzbaşı, anonsla İlahiyat mezunlarını, Yüksek İslam Enstitüsü mezunlarını ve Mustafa Karahasanoğlu’nu odasına çağırır. Sayın Karahasanoğlu’nun, gusül abdestinin gerekli olmadığını söyleyen subaylara verdiği cevap yüzbaşının çok hoşuna gider ve bu olaydan sonra yüzbaşı ile araları düzelir. Böylece daha önce tek başına ve (bir anlamda) kaçak olarak Cuma kılmaya giderken daha sonra cumaya gidecek 8-10 kişi için araç ayarlanır. Sayın Karahasanoğlu hayatının daha sonraki dönemlerinde de birçok kez karşılaşacağı böyle durumlar için şu yorumu yapıyor: Azmedilirse, gayret edilirse netice alınır. Her şey ihlaslı olmada- samimi olmada, Allah bir şekilde size kapıları açıyor.
Malum 28 şubat sürecinin dik duran gazetelerinden biri olan Akit gazetesinin imtiyaz sahibi Mustafa Karahasanoğlu’nun anlattıklarından bir kısmını aşağıda istifadenize sunuyoruz:

Bugün Müslümanlar taklidi olmaktan çok tahkiki olmaya geçmiştir, Elhamdülillah. Yani benim çocukluk dönemimde Müslümanlık, bilgi eksikliğinden dolayı tahkiki olmaktan çok taklide dayanmaktaydı. Ama sizin gibi okuyanlar oldukça, bilgilendikçe iman tahkiki konuma geçiyor. Muhakeme etmek için öğrenmek lazım. Kitabı okuyarak beyin egzersiz yapacak ve bir şeyler öğrenecek, bildikleri ile muhakeme yapacak. Elhamdülillah, siz bu okuma işini yapıyorsunuz. Ama eskiler için taklit kaçınılmazdı, çünkü 1950’li yıllara kadar
Kur’an öğretimi yasaktı. Bu durumda o zamanın Müslümanları ne yapsın…?! Eğitim olmayınca, muhakeme olmayınca sadece taklit yapılıyor. Taklitçilik ise 1860’lardan itibaren ittihatçıların yaptığı bir şeydir.
Maymun hikayesini bilirsiniz belki; maymun avcıları, maymunları yakalamak için ağzı dar bir kaba fındık dolduruyor ve daha sonra maymunların göreceği bir şekilde kabın içinden fındıkları tek tek alıp yiyor. Maymunlar da avcıyı izliyor. Daha sonra avcı gidince maymun kabın başına geliyor ve elini kabın içine sokup avucunu dolduruyor. Avucu dolunca eli şişmiş oluyor ve doğal olarak elini kaptan çıkartamıyor. Elindekileri bırakmayı da akıl edemiyor, sonra avcı tarafından yakalanıyor. Taklidin sonu ne yazık ki böyle hazindir.
Üniversitede iken 1970 yıllarında Milli Nizam Partisi
Beyoğlu İlçe Gençlik Kolları Başkanlığı, daha sonra Milli Selamet Partisi’nde yine aynı görev ve ardından MSP
İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı yaptım.

1974-76 yılları arasında Milli Gazete’de çalıştım. Ankara’da askerlik yaparken partiye gidip geliyordum. Askerlikten sonra Elektrik Mühendisliği mezunu olduğum için İstanbul’da bir mühendislik bürosunda işe başlayacaktım. Bunun için bir mühendislik firması ile anlaşmış, hatta biraz da avans almıştım. Ancak askerlik bitince Erbakan Hoca benim Ankara’da kalmamı ve partide Teşkilatlanmadan sorumlu
Genel Sekreter olarak görev yapmamı istedi. Böylece aldığım avansı iade ettim ve Ankara’da kaldım. Bu görevde iken, partinin Türkiye’nin bütün ilçelerindeki teşkilatlanmasını tamamladık.
1979 Mart ayında bir gün Erbakan Hoca, “yarın İstanbul’a gidip Milli Gazete’nin başına geçiyorsun. Bu akşam hemen yola çık ve yarın saat 09.00’da gazeteden beni ara” dedi. Evliydim ve iki çocuğum vardı. Buna rağmen akşam hanıma, valizimi hazırla, İstanbul’a gidiyorum, dedim. Sabah gazeteye geldim ve söylediği gibi Erbakan Hoca’ya gazeteye gelip göreve başladığımı bildirdim. Gazetenin başına geçtim ama ne bir odam ne de bir masam vardı…
O dönemde bütün gazeteler sadece İstanbul’da basılıyordu ve basılan gazeteleri zamanında uçaklara yetiştirmek büyük önem taşıyordu. Aksi takdirde gazete bir gün sonraya kalıyor ve haberler bayatlıyordu. Aldığımız tedbirlerle önce bu meseleyi hallettik ve basılan gazeteleri zamanında okuyuculara ulaştırdık.
1980 ihtilali yapılınca Milli Gazete’yi basacak kağıdı alacak parayı bulmakta zorlanmaya başladık. Maddi olarak bu konuda yardım isteyebileceğimiz kişiler toplanıp hapse atılmıştı. Kendi başımızın çaresine bakacak yollar düşünmeye başladık. Sonra Gazete olarak halı-seccade pazarlamaya karar verdik. Basında bu şekilde ilk defa bir şeyler pazarlamayı biz başlattık. O dönemde seccadelerin boyutları büyüktü. Bu ise maliyeti artırıyordu. Gazetede çalışan biri uzun boylu diğeri de kilolu iki kişiyi çağırttım. Uzun boyluya secde yaptırdım. Secde yaptığı uzunluğu aldım. Şişmanı da tahiyyattaki gibi oturttum. Onun da oturuştaki eni aldım. Sonra ortaya çıkan uzunluk ve ende seccade siparişi verdik. Böylece maliyetten epeyce düşürdük. Yaptırdığımız seccadeleri sattık ve bir müddet buradan gelen parayla gazeteyi çıkarttık.
Sonra başka ne pazarlayabiliriz diye düşünmeye başladık. Önümüz kış idi. Battaniye pazarlamaya karar verdik. Battaniye pazarlama işini duyurmadan önce, gazetede birkaç gün şu spotu verdik: “Bu sene ayvalar bol, kış çetin olacak, kışa hazır mısınız?” O yıl 45 bin adet battaniye sattık. Kurban bayramında ise kurban sattık. Aldığımız bu ve benzer tedbirlerle o zor zamanlarda gazeteyi çıkartmaya devam ettik.

Askeri ihtilalden sonra Gazete olarak muhalif bir konum benimsemiştik ve bu yönde yayınlar yapıyorduk. Bir keresinde Selimiye Kışlasından çağırdılar. Gazetenin bastırdığı Hicret Takvimi’nin 10 Kasım günkü sayfasında “Çürük iple kuyuya inilmez” atasözü vardı. Bu sözle Atatürk’ü kastettiğimizi ileri sürdüler. Bunun sebebi de bazı işgüzarların suç duyurusu yapmasından kaynaklanmıştı. Gazeteyi kapatmak için zaten bahane aranıyordu. Gazete kapanmasın diye, söz konusu takvimi çıkartma sorumluluğunu Mustafa Karahasanoğlu olarak ben üzerime aldım ve Hicret Takvimi ile Milli Gazete’nin bir ilgisinin bulunmadığını da söyledim. Yargılama sonunda beraat ettik. Senin davanın gazetesi kapatılmasın diye sen suçlamayı üzerine alırsan, Allah (cc) da yardım eder.
İstanbul’da MSP gençlik kolları başkanlığı yaparken bir kahvehanede Erbakan hocaya hakaret edildiğini söylediler ve bir grup arkadaşla beraber oraya gittik. Konuşmacının elinden mikrofonu alıp konuşmaya başladım. Kahvedekiler üzerindeki şaşkınlığı atınca üzerimize saldırdılar ve kavga çıktı. Kavganın sonunda karakolluk olduk. Karşı taraf mahkemede olayları öylesine abartarak anlattılar ki hakim de onların yalan söylediğine kanaat getirdi ve onlara inanmadı. Böylece o davadan da beraat etmiştik. Allah yolunda yapılan, dava yolunda yapılan her çalışma Allah katında yardım görür.
1982 Temmuz ayında Milli gazeteden ayrılmak durumunda kaldım. Cebimde sadece iki aylık kira ödeyecek param vardı. Elektrik Mühendisiydim ama bu sahada hiç tecrübem yoktu. Ayrıca üniversiteyi bitirmemin üzerinden uzun bir zaman geçtiği için zaten bu konudaki bilgilerimi de unutmuştum. Ne yapabilirim diye düşünürken takvim bastırıp satabileceğimi düşündüm. Bunu yapabilirdim ama sermayem yoktu. Ben böyle bir arayış içindeyken bir tanıdık, sermaye ve kağıdı ben temin ederim pazarlama işini de sen yaparsın dedi. Böylece takvimi bastırdık ve o sene 187.000 (yüzseksenyedibin) takvim sattık.
Tabi bu birkaç aylık bir işti. Ortanca kardeşim de meslek lisesi mezunuydu. Küçük Langa’da ütü, davul fırın gibi elektrikli aletlerin tamir edileceği bir dükkan açmaya karar verdik. Dükkanı açtıktan sonra insanlar gelip tornavida, boya, kontrol kalemi… gibi şeyleri sormaya başladılar. İnsanlar neyi sorduysa onu not alıyor ve getirtiyordum. Sonuçta ortaya bir nalbur dükkanı çıktı. Hatta mevcut dükkan yetmedi ve daha büyük bir yer tuttuk.
Sonra bu nalbur dükkanında Cuma dergisini çıkartmaya başladık.
Dergi tutmuştu. Belli bir süre sonra günlük gazete gündeme geldi. Bunun üzerine Cuma dergisinin arka sayfasında “İstişare” adı altında yaptığımız anketle günlük gazete çıkarma işini okurlarımıza danıştık. Cuma dergisini dağıtan temsilciliklerle de bu konuyu görüştük ve çıkaracağımız bir günlük gazeteyi dağıtıp dağıtmayacaklarını sorduk. Gelen sonuçların olumlu olduğunu görünce Akit gazetesini çıkarmaya karar verdik. Bazıları günlük bir gazeteyi çıkarmanın kolay olmayacağını, zira böyle bir gazetenin arkasında ya bir cemaat, ya bir parti, ya da bir holding olması gerektiğini söylediler. Oysa bizde sadece bir nalbur dükkanı vardı. Sonuçta gazeteyi çıkardık… Bazıları yayın çizgimizi keskin buluyor ve eleştiriyor. Ama biz, baskıların arttığı dönemlerde sesimizi yükselterek, insanların iyice pısırıklaşıp kabuğuna çekilmemelerini, baskı uygulayanların karşısında dik durulacağını ve onlara karşı da gerçeklerin haykırılabileceğini gösterecek yayınlar yaptık.
Mustafa Karahasanoğlu’nun konuşmasından sonra,
soru cevap faslına geçildi. Sayın Karahasanoğlu’nun sorulara verdiği bazı cevaplar ise şu şekilde:
En önemli husus; samimiyetle yapılan bir işin sonucu siz hayal edemeden Allah (cc) size nasip ediyor.
312 general davası hala devam ediyor. Başlangıçta bizi yani gazeteyi kapatmak için 2 general yerine 312 general ile dava açanlar, şimdi generallerden bazıları öldüğünde kanuni mirasçılar davaya devam edecek mi etmeyecek mi diye araştırılırken dava bir türlü sonuçlanamadı. Şu ana kadar 8 general öldü ve dava uzadıkça uzadı. Şimdi davayı 312 general ile açtıkları için zararlı çıktılar.
Jandarma
genel komutanlığınca hazırlanmış legal ve illegal yollarla Vakit’in sindirilmesi için bir tamim bile hazırlanmış.
Akit gazetesi şu anda 6 bölgede basılıyor ve neredeyse Türkiye’nin en ücra köşelerine bile zamanında ulaşıyor. Şu an gazetenin 75-80 bin tirajı var. Tirajın düşük olmasına dair bir çok mazeret bulunabilir ama mazeret bulmak en büyük hatadır.
Hükümet ile organik veya inorganik bir bağımız yok.
Akit gazetesi tirajının fevkinde bir etkiye sahiptir.
Her zaman sorarlar, niye spor sayfası az diye. Bizlerin futbol seyretmeye bile vaktimiz olmaması lazım.
Türk milliyetçiliği- Kürt milliyetçiliği yanlış. Herkesin hakkı verilmeli. Bazı yanlışlıklar yapılmış olabilir ama şu an BDP veya PKK’nın yaptığı asla tasvip edilemez.
Türk-İsrail ilişkileri daha önce de gerilmişti. İnşallah hükümetin bu dik duruşu devam eder.
Danıştay saldırısının komplo olduğu ortaya çıktı.

Programın sonunda kurucu başkanımız Av. Emin Atalay konuğumuza teşekkür ederek plaket ve İkra logolu çanta hediye etti.
NOT: Motivasyon seminerlerine katılabilmek için İKRA Kitap okuma programının en az 2. sınıfında olmak veya herhangi bir şubemizde aktif görevli olmak gerekmektedir.
(09.10.2011)
MUSTAFA
KARAHASANOĞLU İLE MOTİVASYON SEMİNERİ (09.10.2011)
Derneğimizin
kitap okurlarına yönelik iki ayda bir düzenlediği motivasyon
seminerlerinin bu sefer ki konuğu Akit Gazetesi İmtiyaz Sahibi
Sayın Mustafa KARAHASANOĞLU bey idi. 09 Ekim 2011 Pazar günü İKRA
Derneğimiz Bağcılar Şubesi’nde yapılan seminer saat 09.00’da
verilen kahvaltı ile başladı.
Ardından
genel başkanımız sayın Mehmet ÇELİK bey programın amacını
anlatarak ve kısaca Mustafa Bey’i tanıttıktan sonra kürsüye
Mustafa Bey geldi. 1948 Erzincan Kemaliye (eski adı ile Eğin)
Başpınar köyü doğumlu olan hocamız 1950 Haziran’ında yani 2
yaşında iken İstanbul’a göçerler. Muhafazakar bir ailenin
çocuğudur.
İlkokulda
iken Cuma namazına gitmeye başlar ve askerde bile Cuma namazlarını
kaçırmaz. Ankara’da Jandarma Ağır Bakım fabrikasında
askerliğe başladığı ilk hafta Cuma namazına gider. Bunun
üzerine yat sürün cezası alır. İkinci hafta yine cumaya gider
ve bu sefer 3 gün oda hapsi cezası alır. Buna rağmen yine cumaya
gider. Aslında kendisine ceza veren yüzbaşının da inançlı biri
olduğunu belirten Sayın Karahasanoğlu, daha sonra subaylar
arasında gusül abdestinin gerekli olup olmadığı konusunda
cereyan eden bir tartışmada, bunun gerekli olduğunu söyleyen
yüzbaşı, anonsla İlahiyat mezunlarını, Yüksek İslam Enstitüsü
mezunlarını ve Mustafa Karahasanoğlu’nu odasına çağırır.
Sayın Karahasanoğlu’nun, gusül abdestinin gerekli olmadığını
söyleyen subaylara verdiği cevap yüzbaşının çok hoşuna gider
ve bu olaydan sonra yüzbaşı ile araları düzelir. Böylece daha
önce tek başına ve (bir anlamda) kaçak olarak Cuma kılmaya
giderken daha sonra cumaya gidecek 8-10 kişi için araç ayarlanır.
Sayın Karahasanoğlu hayatının daha sonraki dönemlerinde de
birçok kez karşılaşacağı böyle durumlar için şu yorumu
yapıyor: Azmedilirse, gayret edilirse netice alınır. Her şey
ihlaslı olmada- samimi olmada, Allah bir şekilde size kapıları
açıyor.
Malum
28 şubat sürecinin dik duran gazetelerinden biri olan Akit
gazetesinin imtiyaz sahibi Mustafa Karahasanoğlu’nun
anlattıklarından bir kısmını aşağıda istifadenize sunuyoruz:
Bugün
Müslümanlar taklidi olmaktan çok tahkiki olmaya geçmiştir,
Elhamdülillah. Yani benim çocukluk dönemimde Müslümanlık, bilgi
eksikliğinden dolayı tahkiki olmaktan çok taklide dayanmaktaydı.
Ama sizin gibi okuyanlar oldukça, bilgilendikçe iman tahkiki konuma
geçiyor. Muhakeme etmek için öğrenmek lazım. Kitabı okuyarak
beyin egzersiz yapacak ve bir şeyler öğrenecek, bildikleri ile
muhakeme yapacak. Elhamdülillah, siz bu okuma işini yapıyorsunuz.
Ama eskiler için taklit kaçınılmazdı, çünkü 1950’li yıllara
kadar Kur’an öğretimi yasaktı. Bu durumda o zamanın
Müslümanları ne yapsın…?! Eğitim olmayınca, muhakeme
olmayınca sadece taklit yapılıyor. Taklitçilik ise 1860’lardan
itibaren ittihatçıların yaptığı bir şeydir.
Maymun
hikayesini bilirsiniz belki; maymun avcıları, maymunları yakalamak
için ağzı dar bir kaba fındık dolduruyor ve daha sonra
maymunların göreceği bir şekilde kabın içinden fındıkları
tek tek alıp yiyor. Maymunlar da avcıyı izliyor. Daha sonra avcı
gidince maymun kabın başına geliyor ve elini kabın içine sokup
avucunu dolduruyor. Avucu dolunca eli şişmiş oluyor ve doğal
olarak elini kaptan çıkartamıyor. Elindekileri bırakmayı da akıl
edemiyor, sonra avcı tarafından yakalanıyor. Taklidin sonu ne
yazık ki böyle hazindir.
Üniversitede
iken 1970 yıllarında Milli Nizam Partisi Beyoğlu İlçe Gençlik
Kolları Başkanlığı, daha sonra Milli Selamet Partisi’nde yine
aynı görev ve ardından MSP İstanbul İl Gençlik Kolları
Başkanlığı yaptım.
1974-76
yılları arasında Milli Gazete’de çalıştım. Ankara’da
askerlik yaparken partiye gidip geliyordum. Askerlikten sonra
Elektrik Mühendisliği mezunu olduğum için İstanbul’da bir
mühendislik bürosunda işe başlayacaktım. Bunun için bir
mühendislik firması ile anlaşmış, hatta biraz da avans almıştım.
Ancak askerlik bitince Erbakan Hoca benim Ankara’da kalmamı ve
partide Teşkilatlanmadan sorumlu Genel Sekreter olarak görev
yapmamı istedi. Böylece aldığım avansı iade ettim ve Ankara’da
kaldım. Bu görevde iken, partinin Türkiye’nin bütün
ilçelerindeki teşkilatlanmasını tamamladık.
1979
Mart ayında bir gün Erbakan Hoca, “yarın İstanbul’a gidip
Milli Gazete’nin başına geçiyorsun. Bu akşam hemen yola çık
ve yarın saat 09.00’da gazeteden beni ara” dedi. Evliydim ve iki
çocuğum vardı. Buna rağmen akşam hanıma, valizimi hazırla,
İstanbul’a gidiyorum, dedim. Sabah gazeteye geldim ve söylediği
gibi Erbakan Hoca’ya gazeteye gelip göreve başladığımı
bildirdim. Gazetenin başına geçtim ama ne bir odam ne de bir masam
vardı…
O
dönemde bütün gazeteler sadece İstanbul’da basılıyordu ve
basılan gazeteleri zamanında uçaklara yetiştirmek büyük önem
taşıyordu. Aksi takdirde gazete bir gün sonraya kalıyor ve
haberler bayatlıyordu. Aldığımız tedbirlerle önce bu meseleyi
hallettik ve basılan gazeteleri zamanında okuyuculara ulaştırdık.
1980
ihtilali yapılınca Milli Gazete’yi basacak kağıdı alacak
parayı bulmakta zorlanmaya başladık. Maddi olarak bu konuda yardım
isteyebileceğimiz kişiler toplanıp hapse atılmıştı. Kendi
başımızın çaresine bakacak yollar düşünmeye başladık. Sonra
Gazete olarak halı-seccade pazarlamaya karar verdik. Basında bu
şekilde ilk defa bir şeyler pazarlamayı biz başlattık. O dönemde
seccadelerin boyutları büyüktü. Bu ise maliyeti artırıyordu.
Gazetede çalışan biri uzun boylu diğeri de kilolu iki kişiyi
çağırttım. Uzun boyluya secde yaptırdım. Secde yaptığı
uzunluğu aldım. Şişmanı da tahiyyattaki gibi oturttum. Onun da
oturuştaki eni aldım. Sonra ortaya çıkan uzunluk ve ende seccade
siparişi verdik. Böylece maliyetten epeyce düşürdük.
Yaptırdığımız seccadeleri sattık ve bir müddet buradan gelen
parayla gazeteyi çıkarttık.
Sonra
başka ne pazarlayabiliriz diye düşünmeye başladık. Önümüz
kış idi. Battaniye pazarlamaya karar verdik. Battaniye pazarlama
işini duyurmadan önce, gazetede birkaç gün şu spotu verdik: “Bu
sene ayvalar bol, kış çetin olacak, kışa hazır mısınız?” O
yıl 45 bin adet battaniye sattık. Kurban bayramında ise kurban
sattık. Aldığımız bu ve benzer tedbirlerle o zor zamanlarda
gazeteyi çıkartmaya devam ettik.
Askeri
ihtilalden sonra Gazete olarak muhalif bir konum benimsemiştik ve bu
yönde yayınlar yapıyorduk. Bir keresinde Selimiye Kışlasından
çağırdılar. Gazetenin bastırdığı Hicret Takvimi’nin 10
Kasım günkü sayfasında “Çürük iple kuyuya inilmez” atasözü
vardı. Bu sözle Atatürk’ü kastettiğimizi ileri sürdüler.
Bunun sebebi de bazı işgüzarların suç duyurusu yapmasından
kaynaklanmıştı. Gazeteyi kapatmak için zaten bahane aranıyordu.
Gazete kapanmasın diye, söz konusu takvimi çıkartma sorumluluğunu
Mustafa Karahasanoğlu olarak ben üzerime aldım ve Hicret Takvimi
ile Milli Gazete’nin bir ilgisinin bulunmadığını da söyledim.
Yargılama sonunda beraat ettik. Senin davanın gazetesi
kapatılmasın diye sen suçlamayı üzerine alırsan, Allah (cc) da
yardım eder.
İstanbul’da
MSP gençlik kolları başkanlığı yaparken bir kahvehanede Erbakan
hocaya hakaret edildiğini söylediler ve bir grup arkadaşla beraber
oraya gittik. Konuşmacının elinden mikrofonu alıp konuşmaya
başladım. Kahvedekiler üzerindeki şaşkınlığı atınca
üzerimize saldırdılar ve kavga çıktı. Kavganın sonunda
karakolluk olduk. Karşı taraf mahkemede olayları öylesine
abartarak anlattılar ki hakim de onların yalan söylediğine kanaat
getirdi ve onlara inanmadı. Böylece o davadan da beraat etmiştik.
Allah yolunda yapılan, dava yolunda yapılan her çalışma Allah
katında yardım görür.
1982
Temmuz ayında Milli gazeteden ayrılmak durumunda kaldım. Cebimde
sadece iki aylık kira ödeyecek param vardı. Elektrik Mühendisiydim
ama bu sahada hiç tecrübem yoktu. Ayrıca üniversiteyi bitirmemin
üzerinden uzun bir zaman geçtiği için zaten bu konudaki
bilgilerimi de unutmuştum. Ne yapabilirim diye düşünürken takvim
bastırıp satabileceğimi düşündüm. Bunu yapabilirdim ama
sermayem yoktu. Ben böyle bir arayış içindeyken bir tanıdık,
sermaye ve kağıdı ben temin ederim pazarlama işini de sen
yaparsın dedi. Böylece takvimi bastırdık ve o sene 187.000
(yüzseksenyedibin) takvim sattık.
Tabi
bu birkaç aylık bir işti. Ortanca kardeşim de meslek lisesi
mezunuydu. Küçük Langa’da ütü, davul fırın gibi elektrikli
aletlerin tamir edileceği bir dükkan açmaya karar verdik. Dükkanı
açtıktan sonra insanlar gelip tornavida, boya, kontrol kalemi…
gibi şeyleri sormaya başladılar. İnsanlar neyi sorduysa onu not
alıyor ve getirtiyordum. Sonuçta ortaya bir nalbur dükkanı çıktı.
Hatta mevcut dükkan yetmedi ve daha büyük bir yer tuttuk.
Sonra bu nalbur dükkanında
Cuma dergisini çıkartmaya başladık. Dergi tutmuştu. Belli bir
süre sonra günlük gazete gündeme geldi. Bunun üzerine Cuma
dergisinin arka sayfasında “İstişare” adı altında yaptığımız
anketle günlük gazete çıkarma işini okurlarımıza danıştık.
Cuma dergisini dağıtan temsilciliklerle de bu konuyu görüştük
ve çıkaracağımız bir günlük gazeteyi dağıtıp
dağıtmayacaklarını sorduk. Gelen sonuçların olumlu olduğunu
görünce Akit gazetesini çıkarmaya karar verdik. Bazıları günlük
bir gazeteyi çıkarmanın kolay olmayacağını, zira böyle bir
gazetenin arkasında ya bir cemaat, ya bir parti, ya da bir holding
olması gerektiğini söylediler. Oysa bizde sadece bir nalbur
dükkanı vardı. Sonuçta gazeteyi çıkardık… Bazıları yayın
çizgimizi keskin buluyor ve eleştiriyor. Ama biz, baskıların
arttığı dönemlerde sesimizi yükselterek, insanların iyice
pısırıklaşıp kabuğuna çekilmemelerini, baskı uygulayanların
karşısında dik durulacağını ve onlara karşı da gerçeklerin
haykırılabileceğini gösterecek yayınlar yaptık.
Mustafa
Karahasanoğlu’nun konuşmasından sonra, soru cevap faslına
geçildi. Sayın Karahasanoğlu’nun sorulara verdiği bazı
cevaplar ise şu şekilde:
En
önemli husus; samimiyetle yapılan bir işin sonucu siz hayal
edemeden Allah (cc) size nasip ediyor.
312
general davası hala devam ediyor. Başlangıçta bizi yani gazeteyi
kapatmak için 2 general yerine 312 general ile dava açanlar, şimdi
generallerden bazıları öldüğünde kanuni mirasçılar davaya
devam edecek mi etmeyecek mi diye araştırılırken dava bir türlü
sonuçlanamadı. Şu ana kadar 8 general öldü ve dava uzadıkça
uzadı. Şimdi davayı 312 general ile açtıkları için zararlı
çıktılar.
Jandarma
genel komutanlığınca hazırlanmış legal ve illegal yollarla
Vakit’in sindirilmesi için bir tamim bile hazırlanmış.
Akit
gazetesi şu anda 6 bölgede basılıyor ve neredeyse Türkiye’nin
en ücra köşelerine bile zamanında ulaşıyor. Şu an gazetenin
75-80 bin tirajı var. Tirajın düşük olmasına dair bir çok
mazeret bulunabilir ama mazeret bulmak en büyük hatadır.
Hükümet
ile organik veya inorganik bir bağımız yok.
Akit
gazetesi tirajının fevkinde bir etkiye sahiptir.
Her
zaman sorarlar, niye spor sayfası az diye. Bizlerin futbol
seyretmeye bile vaktimiz olmaması lazım.
Türk
milliyetçiliği- Kürt milliyetçiliği yanlış. Herkesin hakkı
verilmeli. Bazı yanlışlıklar yapılmış olabilir ama şu an BDP
veya PKK’nın yaptığı asla tasvip edilemez.
Türk-İsrail
ilişkileri daha önce de gerilmişti. İnşallah hükümetin bu dik
duruşu devam eder.
Danıştay
saldırısının komplo olduğu ortaya çıktı.
NOT:
Motivasyon seminerlerine katılabilmek için İKRA Kitap okuma
programının en az 2. sınıfında olmak veya herhangi bir şubemizde
aktif görevli olmak gerekmektedir.